Hukuk Medeniyeti Anasayfa
Giriş Yap Üyelik Girişi
Haberler Haberler
İçtihatlar
İçtihatlar Koleksiyonlar
Forumlar
İnfaz Hesaplama İnfaz Hesaplama
Hukuki Soruları Sor Vatandaş Soruyor
Şerhler
Şerhler
Yargıtay Karar Arama Motoru Arama
İletişim İletişim
Hukuk Medeniyeti Facebook Facebook
Giriş Yap Üye Ol





Sitenize Ekleyin
Genel Haberler
3 Yorum

Yeni Hukuk Genel Kurul kararları -2018








Hukuk Genel Kurulu         2018/656 E.  ,  2018/1298 K.


    "İçtihat Metni"

    MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi 


    Taraflar arasındaki "iskan ruhsatı alınmasına izin verilmesi" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İstanbul 20. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 24.01.2012 gün ve 2011/156 E., 2012/17 K. sayılı kararın incelenmesi davalılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 23. Hukuk Dairesinin 21.09.2012 gün ve 2012/2556 E., 2012/5346 K. sayılı kararıyla bozulmuş, yerel mahkemece verilen 04.03.2014 gün ve 2013/469 E., 2014/82 K. sayılı direnme kararının incelenmesi davalılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Hukuk Genel Kurulunun 29.04.2015 gün ve 2014/23-865 E., 2015/1288 K. sayılı kararıyla usulden bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece Yargıtay 23. Hukuk Dairesinin 21.09.2012 gün ve 2012/2556 E., 2012/5346 K. sayılı bozma kararına uyularak karar verilmiş ve Yargıtay 15. Hukuk Dairesince dosya Hukuk Genel Kurulu’na gönderilmiştir.


    HUKUK GENEL KURULU KARARI

    Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: 
    Dava, iskân ruhsatı alınmasına izin verilmesi istemine ilişkindir.
    Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında işin esasına geçilmeden önce, Hukuk Genel Kurulunun 29.04.2015 gün ve 2014/23-865 E., 2015/1288 K. sayılı kararıyla verdiği kısa karar ile gerekçeli kararın çelişkili olarak yazılması nedeniyle usul yönünden bozma kararı üzerine, yerel mahkemece verilen 03.12.2015 gün 2015/340 E., 2015/476 K. sayılı kararın direnme kararı olarak kabul edilip edilemeyeceği hususu ön sorun olarak tartışılmıştır.
    Mahkemece “davanın kabulüne” dair verilen hükmün, temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 23. Hukuk Dairesinin 21.09.2012 gün ve 2012/2556 E., 2012/5346 K. sayılı kararıyla ve “Sarıyer 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2001/1105-2007/290 E.K. sayılı dava dosyasında, arsa sahiplerince yükleniciler aleyhine tapu iptali-tescil ve fesih davası açıldığı anlaşılmaktadır. Anılan dosyada verilecek kararın temyiz incelemesine konu davayı tüm hukuki sonuçları itibariyle doğrudan etkileyeceği nazara alınarak, işbu davada söz konusu davanın sonucu beklenmeli ve sonucuna göre bir hüküm tesis edilmelidir. Mahkemece her iki dava dosyasının birbirini etkileyeceği dikkate alınmadan ve fesih dosyasının sonucu beklenmeden verilen karar usul ve yasaya aykırı olmuş, kararın bu yönden bozulması gerekmiştir.” gerekçesiyle bozulmasına karar verilmiştir. 

    Bozma üzerine mahkemece ilk kararda direnilmiş, direnme kararının davalılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Hukuk Genel Kurulunun 29.04.2015 gün ve 2014/23-865 E., 2015/1288 K. sayılı kararıyla kısa karar ile gerekçeli karar arasında çelişki nedeniyle usulden bozularak dosya mahkemesine iade edilmiştir.
    Yerel mahkemece Hukuk Genel Kurulunun usulden bozma kararına uyulmuş ancak bu kez bilirkişi kurulundan ek rapor alınarak ve bekletici mesele sayılması gereken davanın sonuçlandığı da belirtilerek 03.12.2015 gün ve 2015/340 E., 2015/476 K. sayılı kararla yine davanın kabulüne karar verilmiştir.
    Davalılar vekilinin temyizi üzerine karar Yargıtay 23. Hukuk Dairesinin 21.12.2017 gün ve 2017/2788 E., 2017/3810 K. sayılı kararıyla önce onanmış ise de davalılar vekilinin karar düzeltme talebi üzerine dosya Yargıtay 15. Hukuk Dairesine gönderilmiş, Yargıtay 15. Hukuk Dairesinin 14.05.2018 gün ve 2018/1355 E., 2018/1921 K. sayılı kararıyla ve “…Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun yerel mahkemenin direnmesi üzerine verdiği 29.04.2015 gün 2014/23-865 Esas, 2015/1288 Karar sayılı bozma ilamı, kısa ve gerekçeli kararın çelişkili olarak yazılması nedeniyle usul yönünden bozma kararı olup uyulan bu Hukuk Genel Kurulu kararı gereğince mahkemece usulüne uygun direnme kararı verilmesi gerekirken bozmaya uymasına rağmen Yargıtay 23. Hukuk Dairesinin verdiği bozma ilamına uyarak işin esasıyla ilgili karar vermiş olması, usul ve yasaya aykırı olup mahkemenin verdiği en son 03.12.2015 gün 2015/340 Esas, 2015/476 Karar sayılı kararına yapılan temyiz itirazlarını inceleme yetkisi ilgili Yargıtay dairesine (somut olayda temyizi inceleyen 23. Hukuk Dairesine) ait olmayıp en son bozma kararını veren Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna ait olduğundan davalıların karar düzeltme talebinin kabulüyle onama kararının kaldırılıp temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Yargıtay Yüksek Hukuk Genel Kurulu Başkanlığına gönderilmesi gerekmiştir.” gerekçesiyle dosya Hukuk Genel Kuruluna gönderilmiştir.
    Somut olayda; yerel mahkemece Hukuk Genel Kurulunun usul bozmasından önce davanın kabulüne ilişkin direnme kararı verildiği hâlde, bozma kararından sonra Yargıtay 23. Hukuk Dairesinin 21.09.2012 gün ve 2012/2556 E., 2012/5346 K. sayılı bozma kararına uyularak ve bilirkişi kurulundan ek rapor alınıp bekletici mesele sayılması gerektiği belirtilen davanın sonuçlandığından bahisle davanın kabulüne karar verildiği anlaşılmaktadır. Bu durumda bir direnme kararının varlığından söz edilebilmesinin mümkün olmadığı açıktır.
    Bu nedenle dosya, temyiz itirazlarının incelenmesi için Özel Daireye gönderilmelidir. 
    SONUÇ: Yukarıda açıklandığı üzere, davalılar vekilinin temyiz isteminin incelenmesi için dosyanın 15. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 04.07.2018 gününde oy birliği ile karar verildi.

    Hukuk Genel Kurulu         2018/594 E.  ,  2018/1317 K.


    • "İçtihat Metni"

      MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi

      Taraflar arasındaki “muarazanın men’i” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Gaziantep 3. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 18.06.2013 gün ve 2013/183 E., 2013/411 K. sayılı kararı, davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 19.11.2013 gün 2013/29841 E., 2013/28467 K. sayılı kararı ile onanmış, davalı vekilinin karar düzeltme isteminde bulunması üzerine de Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 11.04.2014 gün ve 2014/6031 E., 2014/11212 K. sayılı kararı ile
      “…Davacı vekili, davalı bankaya Avukatlık Kanunu ve Bilgi edinme hakkı kapsamında müvekkilinin davalı bankadan kullanmış olduğu kredi nedeniyle bankaya ödemiş olduğu dosya masrafı, kredi ekspertiz ücreti, erken ödeme cezası, ödeme planı değişikliği cezası ve ipotek fek ücreti ile sair masrafların nelerden ibaret olduğu, mahiyeti ve miktarının sorulduğunu, davalı bankanın her hangi bir cevap vermeyerek haklı ve yasal taleplerinin zımnen reddedildiğini ileri sürerek yaratılan muarazanın önlenmesine karar verilmesini istemiştir. 
      Davalı, davanın reddini savunmuştur.
      Mahkemece, açılan davanın kabulü ile taraflar arasındaki muarazanın giderilmesine karar verilmiş; davalı tarafın temyizi üzerine karar dairemizce onanmış, davalı bu kez karar düzeltme talebinde bulunmuştur. 
      Dava konusu uyuşmazlık taraflar arasındaki konut kredisi sözleşmesi kapsamında tahsil edilen ana para ve faiz ödemeleri dışındaki bedellerin davacı tarafından bilgi edinme kanunu çerçevesinde davalıdan talep edilmesinden kaynaklanan muarazanın menine ilişkin olup mahkemece davanın kabulüne karar verilmiştir. 
      Hemen belirtmek gerekir ki, açılmış bir davanın esasının incelenebilmesi bazı şartların tahakkukuna bağlı olup bunlara dava şartları denmektedir. Dava şartlarından bir kısmı olumlu ( varlığı mutlaka gerekli ), bir kısmı da olumsuz ( yokluğu mutlaka gerekli ) niteliktedir. Hakim, önünegelen bir davada, dava şartlarının mevcut olup olmadığını re'sen gözetecektir. Olumlu dava şartlarından biri de 6100 sayılı HMK m.114 1/h bendinde ifade edildiği üzere davacının o davayı açmakta hukuki yararının bulunmasıdır. Açılmasında davacısı yönünden hukuki yarar bulunmayan bir dava, dava şartının yokluğu nedeniyle reddedilmelidir. Hukuki yararın varlığı koşulunun mevcut olup olmadığı, her bir davada o davaya konu olayın somut özellikleri çerçevesinde hakim tarafından değerlendirilmelidir.
      Kredi sözleşmesi hükümlerine göre sözleşme iki nüsha olarak tanzim edilmiş ve sözleşmenin bir nüshası, geri ödeme planının bir sureti ve kredi kullandırım dekontu ile ilgili belgeler davacıya teslim edilmiştir. Dolayısıyla davacının ne kadar kredi kullandığı, kendisine fiilen ne kadar ödeme yapıldığı, ne miktarda ödeme yapacağı ve kullanılan kredi tutarının ne kadarının masraf ve komisyon olarak tahsil edildiği davacıya verilen bu belgelerden açıkca anlaşılmaktadır.
      Davacının sureti kendisinde bulunan belgeleri yeniden bankadan talep ederek muaraza yaratması hukuken korunamaz. Kaldı ki davacı tarafından haksız olarak yapıldığı iddia edilen kesintinin iadesi için miktar belirtmeksizin Tüketici Sorunları Hakem Heyetine harçsız olarak başvurulması mümkündür. Yapılan kesinti tutarına göre hakem heyetince verilen karar kesin veya Tüketici Mahkemesinde açılacak dava için kesin delil niteliği taşıyacaktır. Bir başka anlatımla davacı yanın amacı, kredi kullanımı esnasında haksız olarak yapıldığı ileri sürülen kesintinin iadesinin sağlanmasıdır. Bu amaçla başvurulacak hukuki mercilerce öncelikle bankaca yapılan kesinti tutarının belirleneceği göz önüne alındığında davacının isteminin ayrı bir dava şeklinde ileri sürülmesinde hukuki yararıda bulunmamaktadır. O halde mahkemece, davanın reddine karar vermek gerekirken yazılı gerekçe ile davanın kabulü yönünde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir. Mahkeme kararı bu gerekçe ile bozulması gerekirken, zuhulen onandığı bu kez yapılan inceleme ile anlaşıldığından davalının karar düzeltme isteminin kabulü ile onama kararı kaldırılarak hükmün bozulmasına karar verilmiştir,…”
      gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.


      HUKUK GENEL KURULU KARARI

      Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
      Dava, muarazanın men’i istemine ilişkindir.
      Davacı vekili, müvekkilinin davalı bankadan kullandığı konut kredisi sözleşmesi nedeniyle ödemiş olduğu ana para faiz, yeniden yapılandırma masrafı dışındaki masrafların neler olduğu ve miktarının bankaya sorulduğunu ancak cevap verilmediğini, bankanın haksız olarak tahsil ettiği miktara göre tüketici hakem heyeti ya da tüketici mahkemesinin görevli olacağını, kesinti miktarı bilinmeden açılacak davanın mahkemece görev nedeniyle reddine karar verilmesi hâlinde müvekkiline yargılama gideri yükletilebileceğini, tüketici hakem heyetine ya da mahkemeye yapılacak başvuruda talep konusunun, miktarının belirtilmesi gerektiğini ileri sürerek, muarazanın men’i ile davalı bankanın kendilerine bilgi vermesinin sağlanmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
      Davalı vekili, 5411 sayılı Bankacılık Kanunu uyarınca banka görevlilerinin müşterilerine ait sırları kanunda açıkça yetkili kılınan mercilerden başka kimselere açıklamalarının yasak olduğunu, bankanın Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) tarafından çıkarılan talimatlar ile bağlı olduğunu, BDDK tarafından Türkiye Bankalar Birliği Genel Sekreterliğine gönderilen yazıda avukatın müşteri bilgilerini alabilmesi için vekâletnamesinde bu yönde müşterinin rızasını açıkça ifade eden hüküm olması gerektiğini, genel vekâletnameye istinaden söz konusu bilgilerin verilemeyeceğini belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
      Mahkemece talebin, Avukatlık Kanunu’nun 2. maddesine dayandığı, buna göre davalı bankanın istenen belgeleri vermekle yükümlü olduğu, davacının kredi nedeniyle ödemek zorunda olduğu bedellerin nelerden ibaret olduğunu bilmesi hâlinde 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun (TKHK) kapsamında dava açabileceği, davacının talebinin avukatlık görevini yerine getirme amacına ilişkin olduğu, davanın kabulü ile davacının davalı bankadan kullanmış olduğu kredi nedeni ile bilgi ve belge temin etme hakkı bulunduğundan taraflar arasında oluşan muarazanın bu şekilde giderilmesine karar verilmiştir.
      Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece önce onanmış, davalı vekilinin karar düzeltme isteminde bulunması üzerine yukarıda başlık bölümünde açıklanan nedenlerle bozulmuştur.
      Yerel Mahkemece, bankanın sözleşme ve belgeleri, kredi kullandırdığı tüketiciye vermediğinin karine olduğu, verildiği kabul edilse bile davacıdan kredi evrakını saklamasını beklemenin hayatın olağan akışına aykırı olduğu, davacının sözleşmeyi hakem heyetine sunamadığı takdirde hakem heyetlerince de taleplerin reddine karar verildiği, Avukatlık Kanunu’nun 2. maddesi uyarınca davalı bankadan bilgi ve belge isteyen davacı vekiline istenen belgelerin ücreti karşılığı verildiği ya da bu talebe cevap verilmediği, davacının elinde belge olmadan dava açması hâlinde aleyhine vekâlet ücreti ve yargılama giderlerine hükmedilebileceği, 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun 76. maddesi uyarınca bankaların verilen hizmetlerden dolayı müşterilerin her türlü sorusuna cevap verecek sistem kurmakla ve bu hizmetle ilgili bilgiyi müşterilerine bildirmekle yükümlü olduğu, böyle olunca da davacının dava açmakta hukuki yararının bulunduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. 
      Direnme kararı taraf vekillerince temyiz edilmiştir.
      Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olay bakımından davacının ileride açacağı davada kullanılmak üzere davalı bankadan kullandığı konut kredisi nedeniyle yapılan kesintileri gösteren belgelerin davalı bankaca verilmemesi üzerine, muarazanın men’i davası açmasında hukuki yararının bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır.
      Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında öncelikle, uyuşmazlığın niteliği dikkate alındığında, görevli mahkemenin Tüketici Mahkemesi mi, yoksa Asliye Hukuk Mahkemesi mi olduğu hususu ön sorun olarak değerlendirilmiştir.
      Ön sorunu oluşturan görev konusunda aşağıdaki açıklamaların yapılmasında fayda bulunmaktadır.
      6502 sayılı TKHK 28.11.2013 tarih ve 28835 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanmış ve aynı Kanunun 87. maddesi uyarınca yayımlandığı tarihten itibaren altı ay sonra yürürlüğe girmiş ise de, adı geçen Kanunda geçiş hükümlerini düzenleyen geçici madde 1/2. bent uyarınca, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önceki tüketici işlemlerine, bunların hukuken bağlayıcı olup olmadıklarına ve sonuçlarına bu işlemler hangi kanun yürürlükte iken gerçekleşmiş ise kural olarak o kanun hükümleri uygulanacağından, uyuşmazlık tarihinde yürürlükte bulunan 4077 sayılı TKHK hükümlerinin açıklanması gerekmektedir.
      4077 sayılı TKHK’nın 1. maddesinde; bu kanunun amacının, kamu yararına uygun olarak tüketicinin sağlık ve güvenliği ile ekonomik çıkarlarını koruyucu, aydınlatıcı, eğitici, zararlarını tazmin edici, çevresel tehlikelerden korunmasını sağlayıcı önlemleri almak ve tüketicilerin kendilerini koruyucu girişimlerini özendirmek ve bu konudaki politikaların oluşturulmasında gönüllü örgütlenmeleri teşvik etmek olduğu açıklanmış; “Kapsam” başlıklı 2. maddesinde de “Bu kanun, birinci maddesinde belirtilen amaçlarla mal ve hizmet piyasalarında tüketicinin taraflardan birini oluşturduğu her türlü tüketici işlemini kapsar” hükmüne yer verilmiştir. 
      Aynı Kanun'un "tanımlar" başlıklı 3. maddesinin (e) bendinde tüketici; “Bir mal veya hizmeti ticari veya mesleki olmayan amaçlarla edinen, kullanan veya yararlanan gerçek ya da tüzel kişileri”; (k) bendinde kredi veren; “Mevzuatları gereği tüketicilere nakit kredi vermeye yetkili olan banka, özel finans kuruluşu ve finansman şirketlerini,” ifade eder şeklinde tanımlanmıştır. 
      Yine aynı kanun'un 23. maddesinde bu kanunun uygulanması ile ilgili her türlü ihtilafa tüketici mahkemelerinde bakılacağı düzenlenmiştir. 
      Bir hukuki işlemin, 4077 sayılı TKHK kapsamında kaldığının kabul edilmesi için yasanın amacı içerisinde yukarıda tanımları verilen taraflar arasında mal ve hizmet satışına ilişkin bir hukuki işlemin olması gerekir.
      Somut uyuşmazlıkta, davacı vekili müvekkilinin davalı banka ile imzalanan konut kredisi sözleşmesi nedeniyle yapılan kesintileri gösteren belgelerin bankaca verilmemesi üzerine muarazanın men’i isteminde bulunmuş olup, konut kredisi sözleşmelerinin 4077 sayılı TKHK’nın 10. maddesi ve 10/B maddesinde düzenlendiği gözetildiğinde taraflar arasındaki sözleşme ilişkisinin 4077 sayılı TKHK kapsamında kaldığı anlaşılmaktadır. 
      Ayrıca, görevle ilgili düzenlemeler kamu düzenine ilişkin olup, taraflar ileri sürmese dahi yargılamanın her aşamasında resen gözetilir. Görevle ilgili hususlarda kazanılmış hak söz konusu olmaz. Hâl böyle olunca mahkemece, 4077 sayılı TKHK’nın 23. maddesi gereğince uyuşmazlığın çözümünde tüketici mahkemesinin görevli olduğu gözetilerek, ayrı bir tüketici mahkemesinin bulunması hâlinde görevsizlik kararı verilmesi, aksi halde davaya tüketici mahkemesi sıfatıyla bakılması gerekirken işin esası incelenerek önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 
      Açıklanan bu değişik gerekçe ile direnme kararının bozulması gerekmiş; bozma nedenine göre taraf vekillerinin diğer temyiz itirazları inceleme konusu yapılmamıştır. 
      SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, bozma neden ve kapsamına göre taraf vekillerinin temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, istek halinde temyiz peşin harcın yatırana geri verilmesine, aynı Kanun'un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 04.07.2018 gününde oy birliği ile karar verildi.


      Hukuk Genel Kurulu         2018/539 E.  ,  2018/1285 K.


        "İçtihat Metni"

        MAHKEMESİ :İş Mahkemesi


        Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İzmir 6. İş Mahkemesince davanın reddine dair verilen 12.05.2010 gün ve 2009/746 E., 2010/262 K. sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 20.12.2011 gün ve 2010/9868 E., 2011/19106 K. sayılı kararı ile, 
        “…Uyuşmazlık, basamak farkından doğan Bağ-Kur prim borcunun, SSK tarafından yaşlılık aylığı bağlanmasına engel olup olmayacağı noktasına ilişkindir. SSK’ya yapılan 30.01.2009 tarihli tahsis talep tarihi itibariyle, 50 yaş, 3 ay 4 günlük olan davacının, 25 yıl 5 gün sigortalılık süresinin olması, 25.01.1984-26.01.2009 arası dönemde 7270 gün zorunlu SSK primi ve çakışmayan biçimde 1596 gün esnaf Bağ-Kur hizmeti olmak üzere, toplam 8866 gün prim ödemesinin bulunması; tahsis talebinden sonra, Bağ-Kur tarafından tahakkuk ettirilen 195 TL basamak farkı prim borcunun 1479 sayılı Yasanın 35. maddesinde öngörülen nitelikte bir prim borcu olmayıp, tahsilinin her zaman mümkün bulunması, kaldı ki, söz konusu tutarın 01.07.2009 tarihinde tamamen ödenip, davacıya, 01.08.2009 başlangıç tarihli, yaşlılık aylığı bağlanması ve 30.01.2009 tarihli tahsis talep tarihi itibariyle, tahsis koşullarının gerçekleşmiş olması karşısında; davanın kabulü ile, davacıya, 01.02.2009 tarihi itibariyle yaşlılık aylığı bağlanarak ve taleple bağlı kalınmak suretiyle, hak edilen aylıkların tahsiline hükmedilmesi gerekirken, yazılı biçimde davanın reddine karar verilmesi, usul ve yasaya aykırı, görülmüştür.
        Diğer yandan, faiz alacağına ilişkin davalarda, faiz başlangıç tarihinin; tahsis talebinin 506 sayılı Kanunun 116. maddesinde yazılı üç aylık sürenin sona ermesinden önce reddedilmesi halinde, Kurumun red tarihi, üç aylık sürenin sona ermesinden sonra reddi veya cevapsız bırakılması halinde, üç aylık sürenin sona erdiği gün olarak ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 92. maddesi de dikkate alınarak belirlenecek tarih esas alınarak tespiti gerektiği hususu gözden uzak tutulmamalıdır.
        O halde; davacı avukatının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli, hüküm bozulmalıdır…"
        gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.


        HUKUK GENEL KURULU KARARI

        Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
        Dava, ödenmeyen yaşlılık aylıklarının hak ediş tarihlerinden itibaren uygulanacak yasal faiziyle birlikte tahsili istemine ilişkindir.
        Davacı vekili müvekkilinin 30.01.2009 tarihinde emekli olabilmek için Kuruma başvurduğunu ve 01.08.2009 tarihinde SSK’dan emekli olduğunu, ancak 2009/2, 2009/3, 2009/4, 2009/5, 2009/6, 2009/7’inci aylara ait yaşlılık aylığının Bağ-Kur tarafından emekli olduktan sonra çıkartılan 195-TL tutarındaki borç nedeniyle ödenmediğini, Bağ-Kur’a olan borcunu 2003 yılında taksitlendirerek ödendiğini, kaldı ki 19.01.2006 tarihli belgede borç görünmediğini, bu nedenle müvekkilinin kalan borç miktarından haberdar olmadığını, zaten Bağ-Kur hizmetlerinin 01.01.1991 tarihinde sona erdiğini ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 2009/2’nci ayından 2009/7’inci aya kadar ödenmeyen emekli aylıklarına mahsuben 1000-TL’nin hak ediş tarihleri itibariyle tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. 
        Davalı SGK vekili tahsis talep tarihi itibariyle davacının 08.04.2002 tarihinde yaptırmış olduğu basamak intibakı nedeniyle ödenmemiş 195 TL prim borcu olduğunun tespit edildiğini, prim borcu bulunması nedeniyle yaşlılık aylığı bağlanamadığını, 01.07.2009 tarihinde prim borcunun ödenmesi üzerine takip eden aybaşından itibaren yaşlılık aylığının ödenmeye başladığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
        Mahkemece davacının 30.01.2009 tarihli tahsis başvurusuna istinaden, 5510 sayılı Kanun’un "Yaşlılık Sigortasından Sağlanan Haklar ve Yararlanma Şartlarını" gösteren 28. maddesinde yer alan, "... 4’maddenin birinci fıkrasının (b) bendinde belirtilen sigortalılara yaşlılık aylığı bağlanabilmesi için ayrıca, yazılı talepte bulunduğu tarih itibariyle genel sağlık sigortası primi dahil kendi sigortalılığı nedeniyle prim ve prime ilişkin her türlü borcunun olmaması zorunludur..." hükmü gereğince, Bağ-Kur’a olan prim borcunu ödediği 01.07.2009 tarihini takip eden ay başı olan 01.08.2009 tarihinden itibaren yaşlılık aylığı bağlanmasında hukuka aykırı bir yön bulunmadı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
        Davacı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.
        Yerel Mahkemece 1479 Sayılı Kanunun 35’inci maddesinde "Yaşlılık aylığından yararlanabilmek için: a)Sigortalının Kurumdan yazılı talepte bulunması, talepte bulunduğu tarihte prim ve her türlü borçlarını ödemiş olması; ..." denilmiş olup, gelirin bağlanması koşulu olarak sadece prim borcunun ödenmesi koşulunu aramayıp, her türlü borçların ödenmesi koşulunun gerçekleşmiş olmasının arandığı, yine tahsis talep tarihi olan 30.01.2009 tarihi itibarı ile yürürlükte bulunan 5510 sayılı Kanunun 28’inci maddesinde, "... 4.maddenin birinci fıkrasının (b) bendinde belirtilen sigortalılara yaşlılık aylığı bağlanabilmesi için ayrıca yazılı talepte bulunduğu tarih itibariyle genel sağlık sigortası primi dahil kendi sigortalılığı nedeniyle prim ve prime ilişkin her türlü borcunun olmaması zorunludur. ..." hükmünün yer aldığı, davacının 195 TL’lik basamak farkı prim borcunun da prime ilişkin her türlü borç kapsamında olduğu, her iki yasal düzenlemede de, “her zaman mümkün bulunan borçların” bu madde kapsamı dışında tutulmadığı, zaten davalı kurumun da davacının söz konusu borcu ödemesine müteakip ay başı itibarı ile davacının gelirini bağlamakla yasal mevzuata uygun işlem yaptığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
        Direnme kararını davacı vekili temyize getirmektedir.
        Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık: somut olayda Bağ-Kur tarafından tahakkuk ettirilen basamak farkı prim borcunun 1479 sayılı Kanunun 35’inci maddesinde öngörülen nitelikte yaşlılık aylığı bağlanmasına engel bir borç olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
        Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
        Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. 
        S O N U Ç : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun Geçici 3’üncü maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429’uncu maddesi gereğince BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 27.06.2018 gününde oy birliği ile karar verildi.

        Hukuk Genel Kurulu         2018/515 E.  ,  2018/1310 K.


          "İçtihat Metni"

          MAHKEMESİ :İş Mahkemesi

          Taraflar arasındaki “işçilik alacağı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kayseri 2. İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 12.12.2013 gün ve 2013/475 E.- 2013/820 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin 21.03.2014 gün ve 2014/3241 E.- 2014/6791 K. sayılı kararı ile; 
          "...Davacı İsteminin Özeti:
          Davacı, Köy Hizmetleri Müdürlüğü'nde işe başladığı tarihten itibaren Türk Yol-İş sendikasına üye olduğunu, Köy Hizmetleri Müdürlüğü'nde işe başladığı tarihten kadrolu işçi statüsüne geçirildiği 2001 yılına kadar geçici işçi statüsünde çalıştırıldığını, 2001 yılında aynı yerde daimi işçi statüsüne geçirildiğini, ancak daimi işçi statüsüne alındığında geçici işçilikte geçen sürelerinin kıdem hesabında dikkate alınmadığını, 2005 yılında Köy Hizmetleri Müdürlüğünün lağvedilmesi ile tüm hak ve alacakları ile beraber İl Özel İdaresi'ne devredildiğini, daimi kadroya geçirilirken Köy Hizmetleri Müdürlüğü nezdinde geçici işçi olarak işe başladığı tarihten daimi statüye geçtigi tarihe kadar ki hizmet süresinin toplamına göre belirlenecek derece ve kademesine göre ücret intibakının yapılması gerektiğinin tespiti ile eksik ödenen ücret, yıpranma primi, akdi ikramiye, ilave tediye alacaklarının hüküm altına alınmasını talep etmiştir.
          Davalı Cevabının Özeti:
          Davalı, geçici işçi olarak çalışan davacının sürekli işçi kadrosuna alınması sırasında yapılan ücret intibakında hata olmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir.
          Mahkeme Kararının Özeti:
          Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davanın kabulüne karar verilmiştir. 
          Temyiz:
          Kararı davalı temyiz etmiştir. 
          Gerekçe:
          1-Taraflar arasında davacının sürekli işçi kadrosuna geçiş işlemi sırasında ücretinin eksik belirlenip belirlenmediği ve buna bağlı eksik ödenen işçilik alacaklarının olup olmadığı konusunda uyuşmazlık bulunmaktadır. 
          22.10.2000 tarihinde, Türk-İş ile Hükümet arasında yapılan protokolle Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı, Orman Bakanlığı, Devlet Su İşleri Genel Genel Müdürlüğü ve Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğünde belirli süreli iş sözleşmesiyle (geçici veya mevsimlik işçi pozisyonlarında) istihdam edilmiş veya 26 Ekim 2000 tarihi itibariyle çalışanların; uzun süredir bu kurumlarda çalışmış olmaları ve iş deneyimleri dikkate alınarak 02.02.2001 tarihinden itibaren sürekli işçi kadrolarına intibak ettirilmesi öngörülmüştür. 
          Sözü edilen Protokolün 1. maddesinde “Sözkonusu işçiler bu protokolün imzalandığı tarihte almakta oldukları ücretleri ile tahsis edilecek işçi pozisyonlarında 2 Şubat 2001 tarihinden itibaren sürekli işçi kadrolarında işe başlatılacaklardır”; 2. maddesinde “Sözkonusu işçilerin ücret skalası 2001 yılında ve daha sonraki yıllarda yenilenecek toplu iş sözleşmelerinde genel ücret artışı dışında korunacaktır”; 5. maddesinde “Bu protokol kapsamında belirlenecek koşullarda sürekli işçi kadrolarına intibak ettirilecek işçilerin tespit edilen pozisyonlarında çalışmayı kabul etmemesi halinde hizmet akitleri ihbar tazminatları hariç tüm yasal hakları ödenerek işveren tarafından sona erdirilecektir” hükümleri düzenlenmiştir. 
          Davacı işçi, anılan Protokol kapsamında sürekli işçi kadrosuna atanmış olup, Protokolün yukarıda belirtilen hükümlerinde geçici işçilerin mevcut ücretleri üzerinden sürekli işçi kadrolarına geçirilecekleri, bu işlemin işçinin isteğine bağlı olduğu açıkça belirtilmiştir. Davacı işçi, bu şartlar altında sürekli işçi kadrosuna geçirilmiştir. Davacı sürekli işçi kadrosuna geçirilme koşullarını bildiği ve yapılan işlem rızası çerçevesinde yapıldığı halde, on yıldan fazla bir süre geçtikten sonra, Protokol hükümlerini göz önünde bulundurmadan fark ücret isteğinde bulunması dürüstlük kuralları ile bağdaşmamaktadır. Dosya içeriğine göre davalı işverence Protokol hükümlerine uygun olarak davacının intibak işlemi yapılmış olup, buna göre fark ücret isteğinin reddine karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile kabulü hatalıdır..."
          gerekçesiyle oy çokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.


          HUKUK GENEL KURULU KARARI

          Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
          Dava, derece ve kademe tespiti ile fark ücret, akdi ikramiye, ilave tediye ve yıpranma primi alacaklarının tahsili istemine ilişkindir. 
          Davacılar vekili, müvekkillerinin murisinin davalıya ait işyerinde mevsimlik işçi olarak çalıştığını, 02.02.2001 tarihinde daimi kadroya atandığını, ancak kadroya alındığı sırada mevsimlik işçilikte geçen hizmet süresinin dikkate alınmadığını iddia ederek mevsimlik işçilikte geçen hizmet süresi göz önünde bulundurularak derece ve kademesinin yeniden tespiti ile ücret farkı ve buna bağlı diğer işçilik alacaklarının davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir. 
          Davalı vekili, murisin mevsimlik işçi olarak çalışmakta iken 26.10.2000 tarihli Protokol doğrultusunda 02.02.2001 tarihinde sürekli işçi kadrosunda çalışmaya başladığını, Protokol ve kadroya alındığı tarihte yürürlükte bulunan toplu iş sözleşmesi hükümleri karşısında derece ve kademe intibakı ve fark alacak istemlerinin hukuki dayanağının bulunmadığını, kaldı ki sorumluluğun 5286 ve 5779 sayılı Kanun hükümleri dikkate alındığında Maliye Bakanlığına ait olduğunu belirterek davanın reddini talep etmiştir. 
          Mahkemece bilirkişi raporundaki değerlendirme, tespit ve hesaplamalar doğrultusunda fesih tarihi itibari ile işçinin bulunması gereken derece ve kademe tespiti yapılarak hesaplanan fark alacakların davalıdan tahsiline karar verilmiştir. 
          Davalı ... vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan nedenlerle bozulmuştur.
          Kararın Özel Dairece bozulmasından sonraki aşamada Kayseri İl Özel İdaresinin 6360 sayılı Kanun ile tüzel kişiliğinin sona ermiş olması nedeni ile dava, Devir Tasfiye ve Paylaştırma Komisyonu tarafından dosyanın devredildiği Kayseri Büyükşehir Belediyesi vekili tarafından takip edilmiştir.
          Mahkemece, dosyaya sunulan emsal kararlarda intibakları yapılmayan işçilerin açtıkları davalarda kabul yönünde verilen kararların Yargıtay 7. Hukuk Dairesince onanması üzerine 2013 yılı Kamu Toplu İş Sözleşmeleri Çerçeve Anlaşma Protokolünün 5'inci maddesinde 7. Hukuk Dairesinin onama kararı emsal kabul edilerek ilgili kuruluşların toplu iş sözleşmelerinde gerekli intibak işlemlerinin yapılması doğrultusunda düzenlemeye yer verildiği, bu kapsamda T. Yol-İş Sendikası ile ... arasında düzenlenen 4. Dönem Toplu İş Sözleşmesinin geçici 2'nci maddesinde Mülga Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğünden 2005 yılında İl Özel İdarelerine devredilen işçilerden dava açmamaları veya açılmış dava varsa bu davadan feragat etmeleri kayıt ve şartıyla Köy Hizmetlerinde mevsimlik işçilik statüsünde çalıştıkları sürelerin derece ve kademe terfiinde dikkate alınarak gerekli intibak işlemlerinin yapılacağına dair düzenleme yapıldığı, davalı işverenin dava açılmaması ya da açılan davalardan feragat şartı ile yanlışlığı kabul ederek hak tespiti yaptığı, dava açma hakkının engellenmesinin mümkün olmadığı, hukuk devletinde eşitlik ve adaletin sağlanmasının esas olduğu, bozma kararındaki kadroya geçerken şartları bilme ve aradan geçen zaman nedeniyle davaların reddi yoluna gidilmesi yönündeki tespitlerin hukukilikten uzak ve bu nedenle yerinde olmadığı, Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin bu kararı oy çokluğu ile bozarken Nevşehir 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin benzer şekilde verdiği kararları onayarak kendi içinde çelişkili kararlara imza attığı, bir kısım işçilerin haklarını alırken, bir kısmının almamasının düşünülemeyeceği, hukuk birliği ve eşitlik ilkelerinin de gözetilmesi gerektiği gerekçesi ile önceki gerekçe de tekrar edilmek sureti ile direnme kararı verilmiştir.
          Direnme kararı davalı ... Büyükşehir Belediyesi vekili tarafından temyiz edilmiştir.
          Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık: somut olay bakımından 26.10.2000 tarihli Protokol hükümleri karşısında müteveffa işçinin mevsimlik işçilikte geçen hizmet süresinin kadroya alınması aşamasında derece ve kademe intibakında dikkate alınmasının gerekip gerekmediği ve burada varılacak sonuca göre fark alacaklara hak kazanıp kazanamayacağı noktasında toplanmaktadır. 
          Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında işin esasının incelenmesine geçilmeden önce, bozma kararında mevsimlik işçilerin daimi kadroya geçirilmesine ilişkin Protokolün imza tarihinin 22.10.2000 olduğu belirtilmiş ise de, dosya içerisinde mevcut protokolün imza tarihinin 26.10.2000 olduğunun ve maddi hataya dayalı olarak bu şekilde yazıldığının anlaşılmasına göre, Protokol tarihinin "26.10.2000" olarak düzeltilmesi gerektiği kabul edilerek işin esasının incelenmesine geçilmiştir.
          Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle mevsimlik iş kavramının açıklanması gerekmektedir.
          Bilindiği üzere iş hukuku mevzuatımızda iş kanunlarıyla mevsimlik işlerin çalışma koşulları düzenlenmiş olmasına rağmen mevsimlik işin tam bir tanımı yapılmadığı gibi, hangi işlerin mevsimlik işler olduğu da açıkça belirtilmemiştir.
          Mevsimlik işlere ilişkin hükümler 4857 sayılı İş Kanunu'nun 29/7'nci ve 53/3'üncü; aynı Kanunun 60'ıncı maddesine dayanılarak çıkarılan Yönetmeliğin 12'nci; 394 sayılı Hafta Tatili Hakkında Kanun'un 4/f maddelerinde yer almaktadır. 
          Bu hükümlerde mevsimlik işin tanımına yer verilmemiş ancak yılın herhangi bir devresinde çalışmaların yapıldığı, diğer zamanlarda yapılmadığı veya çalışmanın azaltıldığı iş yerleri tanımı yapılarak mevsimlik çalışanların yıllık izin haklarının bulunmadığı, ancak toplu iş sözleşmesi kapsamına alınabileceği hükme bağlanmıştır.
          Düzenlemelerden yola çıkılarak, çalışmanın yılın belirli bir döneminde yoğunlaştığı iş yerlerinde yapılan işler, mevsimlik işler olarak tanımlanabilir. 
          Nitekim mülga 3008 sayılı İş Kanunu'nun 2/B maddesinde “yılın herhangi bir devresinde tam veya fazla faaliyette bulunup, öteki devrede tümüyle faaliyetten kalan veyahut faaliyetini azaltan iş yeri” mevsimlik iş yeri olarak kabul edilmiştir.
          Mevsimlik iş öğretide de yılın belli dönemlerinde faaliyetin yoğunlaştığı, diğer dönemlerinde azaldığı veya tamamen durduğu ve bu durumun yılın belli dönemlerinde tekrarlandığı işler olarak tanımlanmaktadır.
          Söz konusu dönemler işin niteliğine göre uzun veya kısa olabilir. Her zaman aynı miktarda işçi çalıştırmaya elverişli olmayan ve iş yerinde yürütülen faaliyetin niteliğine göre işçilerin her yıl belirli sürelerde yoğun olarak çalıştıkları fakat yılın diğer döneminde iş sözleşmelerine ertesi yılın faaliyet dönemi başına kadar ara vermeyi gerektiren işler, mevsimlik iş olarak değerlendirilebilir. 
          Nitekim mevsimlik işler Hukuk Genel Kurulunun 13.11.2013 gün ve 2013/22-1170 E.- 2013/1571 K.; 07.03.2012 gün ve 2011/9-755 E.- 2012/117 K. ile 30.11.2011 gün ve 2011/9-596 E.-2011/725 K. sayılı kararlarında da işin niteliğine ve yapısına göre yılın belirli dönemlerinde ortaya çıkan veya bu dönemlerde artan faaliyetlere uygun olarak çalışılan işler olarak tanımlanmıştır.
          Belirtilmelidir ki çalışmaların mevsimlik iş olup olmadığının, işin ve iş yerinin özelliğine göre titizlikle irdelenmesi gereği de göz ardı edilmemelidir.
          Öte yandan irdelenmesi gereken başka bir husus ise "eşit işlem borcu"dur.
          Eşit davranma ilkesi tüm hukuk alanında geçerli olup iş hukuku bakımından işverene iş yerinde çalışan işçilere eşit davranma, eşit değerdeki işlerde çalışan işçilere eşit çalışma koşullarını uygulama yükümlülüğünü ifade eden çağdaş iş hukukunun tanıdığı ve genellikle hakkaniyet esasına dayandırılan bir borçtur (Çelik, N.: İş Hukuku Dersleri, İstanbul 2009, 22. Bası, s.:177). 
          Eşitlik ilkesi Anayasa'nın 10'uncu maddesinde genel olarak düzenlenmiştir. Adı geçen maddenin birinci fıkrasına göre, “Herkes, dil, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir”. 
          Aynı şekilde 07.05.2004 tarihli ve 5170 sayılı Kanunla Anayasa'nın 10' uncu maddesine eklenen ikinci fıkrada da “Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet bu eşitliğin yaşama geçirilmesini sağlamakla yükümlüdür” hükmüne yer verilmiştir. 
          Bu Anayasal ilke, iş hukukunda 4857 sayılı İş Kanunu’nun 5'nci maddesinde ifadesini bulmaktadır. 
          4857 sayılı Kanunun “Eşit davranma ilkesi” başlıklı 5'nci maddesinde;
          “İş ilişkisinde dil, ırk, cinsiyet, siyasal düşünce, felsefî inanç, din ve mezhep ve benzeri sebeplere dayalı ayırım yapılamaz. 
          İşveren, esaslı sebepler olmadıkça tam süreli çalışan işçi karşısında kısmi süreli çalışan işçiye, belirsiz süreli çalışan işçi karşısında belirli süreli çalışan işçiye farklı işlem yapamaz. 
          İşveren, biyolojik veya işin niteliğine ilişkin sebepler zorunlu kılmadıkça, bir işçiye, iş sözleşmesinin yapılmasında, şartlarının oluşturulmasında, uygulanmasında ve sona ermesinde, cinsiyet veya gebelik nedeniyle doğrudan veya dolaylı farklı işlem yapamaz. 
          Aynı veya eşit değerde bir iş için cinsiyet nedeniyle daha düşük ücret kararlaştırılamaz. 
          İşçinin cinsiyeti nedeniyle özel koruyucu hükümlerin uygulanması, daha düşük bir ücretin uygulanmasını haklı kılmaz. 
          İş ilişkisinde veya sona ermesinde yukarıdaki fıkra hükümlerine aykırı davranıldığında işçi, dört aya kadar ücreti tutarındaki uygun bir tazminattan başka yoksun bırakıldığı haklarını da talep edebilir. 2821 sayılı Sendikalar Kanununun 31'inci maddesi hükümleri saklıdır. 
          20'nci madde hükümleri saklı kalmak üzere işverenin yukarıdaki fıkra hükümlerine aykırı davrandığını işçi ispat etmekle yükümlüdür. Ancak, işçi bir ihlalin varlığı ihtimalini güçlü bir biçimde gösteren bir durumu ortaya koyduğunda, işveren böyle bir ihlalin mevcut olmadığını ispat etmekle yükümlü olur.” düzenlemesine yer verilmiştir. 
          Eşit işlem yapma borcu, kural olarak iş ilişkisi kurulduktan sonra ortaya çıkan ve işvereni keyfi uygulamalar yapmaktan alıkoyan bir borçtur (Yıldız, Gaye B.: İşverenin Eşit İşlem Yapma Borcu, Ankara 2008, s. 68).
          Buna göre işveren kural olarak iş yerinde çalışan işçilere eşit işlem yapmak, eşit çalışma koşullarını uygulamak zorundadır. İşveren, haklı bir neden olmadıkça farklı davranmama, sosyal yardım ve parasal menfaatlerden eşit olarak yararlandırma borcu altında olup kamu düzenine ilişkin eşit işlem borcunun resen gözetilmesi zorunluluğu bulunmaktadır. 
          Ancak eşit işlem borcu, işverenin tüm işçilere mutlak bir biçimde eşit davranacağı anlamına gelmez. 
          Farklı çalışma koşullarına tabi işçiler için eşitlik ilkesinden söz edilemez. Bu durumdaki işçiler arasında ayırım yapılabilir. Ancak bunun yapılan işin niteliğine, objektif ölçülere uygun olması gerekir (Çelik, ...e., s. 179) . 
          Eşit davranma yükümlülüğü aynı nitelikte işçiler için söz konusudur. İşveren gerek işçinin yaptığı iş, uzmanlığı, öğrenimi, kıdemi gibi objektif nedenlere, gerek çalışkanlık, yetenek, liyakat gibi subjektif nedenlere dayanarak farklı çalışma koşulları yaratabilir.
          Yukarıdaki açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacıların murisi olan müteveffa işçinin 02.02.2001 tarihi öncesinde işin mevsimlik iş olduğunun kabulü ile yılın bir bölümünde çalıştırıldığı, 02.02.2001 tarihinde daimi kadroya geçen işçinin o tarihten sonra Köy Hizmetleri Müdürlüğüne bağlı iş yerinde aralıksız çalıştığı, yapılan iş değişmeksizin kadroya alınması suretiyle tüm yılı kapsar şekilde sigorta primlerinin yatırılmaya devam edildiği, Köy Hizmetleri İl Müdürlüğünün 5286 sayılı Kanun ile kapatılarak iş yerinin Kayseri İl Özel idaresine devredildiği anlaşılmaktadır. 
          Bu durumda müteveffa işçinin sürekli işçi kadrosuna alınması suretiyle tüm yıl benzer işlerde çalıştırılıyor olması daha önceki çalışmalarının niteliğini değiştirmez ise de, bu çalışmanın hukuken yok sayılmasının eşitlik ilkesine aykırılık sonucunu doğuracağı açıktır. 
          Kaldı ki kadroya alınmadan önceki çalışma ile kadroya alınmadan sonraki çalışma arasında niteliksel bir fark yaratılması ya da kadroya alınmadan evvelki çalışma yok sayılarak işçi hakkında yeni işe girmiş gibi işlem yapılmasının kanuni bir dayanağı da bulunmamaktadır. 
          Öte yandan ekonomik yönden işverene bağımlı olarak çalışan işçinin çalıştığı süre içinde dava açmamış olması olgusunun işçi aleyhine değerlendirilmesi de mümkün bulunmamaktadır.
          Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 11.11.2015 gün ve 2015/7-1115 E.-2015/2541 K.; 29.06.2016 gün ve 2016/22-1115 E.-2016/893 K.; 03.05.2017 gün ve 2017/22-2094 E.-2017/910 K.; 13.12.2017 gün ve 2016/ 9(7)-100 E.-2017/1688 K. ve 13.12.2017 gün ve 2016 9(7)-594 E.-2017/1694 K., 07.02.2018 gün ve 2016/22-1441 E.-2018/153 K ve 28.03.2018 gün ve 2016/22-1211 E.-2018/578 K. sayılı kararlarında da aynı sonuca varılmıştır.
          Diğer taraftan kararın Özel Dairece bozulmasından sonraki aşamada 6360 sayılı Kanun hükümleri ile davalı olan Kayseri İl Özel İdaresinin tüzel kişiliğine son verildiği ve dava, Devir Tasfiye ve Paylaştırma Komisyonu tarafından dosyanın devredildiği Kayseri Büyükşehir Belediyesi vekili tarafından takip edildiği hâlde, karar başlığında davalı olarak ... yazılması doğru değil ise de, bu yanlışlık mahallinde düzeltilebilir maddi hata niteliğinde olduğundan ayrıca bozma nedeni yapılmamış; işaret olunmakla yetinilmiştir.
          O hâlde mahkemece müteveffa işçinin kadroya geçirilmeden evvelki çalışmalarının çalışma süresine dâhil edilmesi suretiyle derece ve kademesinin belirlenerek fark alacaklarının hüküm altına alınması yerinde olmuştur. 
          Bu nedenle direnme kararı yerindedir. 
          Ne var ki, Özel Dairece bozma nedenine göre davalı vekilinin diğer temyiz itirazları incelenmediğinden bu yönde inceleme yapılmak üzere dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir. 
          SONUÇ: 
          1-Özel Dairenin bozma kararında Protokol tarihinin "26.10.2000" olmasına rağmen "22.10.2000" şeklinde maddi hataya dayalı olarak yazıldığı anlaşıldığından belirtilen tarihin "26.10.2000" olarak düzeltilmesine, maddi hatanın bu şekilde giderilmesine,
          2-Direnme kararı uygun bulunduğundan davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 22. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 04.07.2018 gününde oy birliği ile karar verildi.

          Hukuk Genel Kurulu         2018/504 E.  ,  2018/1258 K.


            • "İçtihat Metni"

              MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi

              Taraflar arasındaki asıl davada “taşıma sözleşmesinden kaynaklanan maddi ve manevi tazminat” birleşen davada ise “maddi tazminat fark alacağı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara 13. Asliye Hukuk Mahkemesince davalı TED Ankara Koleji yönünden davanın husumetten (sıfat yokluğu) reddine; diğer davalılar İlsev Gür-Gürsan Sanayi Ticaret Taahhüt Taşımacılık ve Araç Kiralama Hizmetleri (Rent a Car) ve ... yönünden kısmen kabulüne dair verilen 02.03.2017 gün ve 2016/421 E., 2017/76 K. (21.05.2008 gün ve 2006/136 E., 2008/180 K.) sayılı karar, davacılar vekili ile davalı İlsev Gür-Gürsan Sanayi Ticaret Taahhüt Taşımacılık ve Araç Kiralama Hizmetleri (Rent a Car) vekili tarafından temyiz edilmekle, 
              Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 15.12.2009 gün ve 2008/13385 E., 2009/12985 K. sayılı kararı ile;
              “…Davacılar vekili, davalı Elsev Gür Gürsan Tic. A.Ş.nin maliki ve işleteni, davalı ...’ın sürücüsü olduğu TED Ankara Koleji okul servisinde müvekkillerinin murisinin yolcu olarak okuluna gitmekte iken, araç sürücüsünün tam kusuru ile neden olduğu kazada vefat ettiğini, müvekkillerinin olay nedeniyle desteklerinden yoksun kaldıkları gibi derin acılar yaşadıklarını ileri sürerek, fazlaya dair talep ve dava hakları saklı kalması kaydıyla şimdilik, müvekkillerinden Müjde için 200.000 YTL.sı manevi ve sigorta tarafından karşılanmayan kısım için 5.000 YTL.sı maddi, Kamil Haldun için 200.000 YTL.sı manevi ve sigorta tarafından karşılanmayan kısım için 5.000 YTL.sı maddi, Caner için 100.000 YTL.sı manevi tazminatın olay tarihinden itibaren avans faizi ile davalılardan müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. 
              Davalı İlsev Gür- Gürsan San. Tic. ve Araç Kiralama Hizmetleri (Rent a Car) vekili, dava konusu kazayı yapan aracın malikinin müvekkili olmasına karşın aracın 29.6.2004 tarihinde dava dışı CEM-TUR Tur. Ltd. Şti.ne kiralandığını, olayında bu şirket tarafından aracın işletilmesi sırasında meydana geldiğini, anılan şirketle yapılan sözleşmenin 5.12 maddesi uyarınca trafik kazaları da dahil olmak üzere tüm maddi ve manevi zarar ve ziyandan CEM-TUR Tur. Ltd. Şti.nin sorumlu olacağının düzenlendiğini, keza sürücünün de bu şirketin çalışanı olduğunu, sigorta şirketlerinin maddi tazminat taleplerini karşıladığını, talep edilen manevi tazminat miktarının fahiş olduğunu, yasal faiz istenebileceğini savunarak, davanınusul ve esastan reddine karar verilmesini talep etmiştir. 
              Davalı TED Ankara Koleji Vakfı Özel İlköğretim Okul Müdürlüğü vekili, öğrenci servisinin veli ile yaptığı taşıma sözleşmesi ile hizmet verdiğini, aracın okula ait olmadığını, Okul Servis Araçları Hizmet Yönetmeliğinin 5. ve 7. maddelerinin olayda uygulanma yerinin bulunmadığını savunarak, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. 
              Mahkemece, iddia, savunma, toplanan kanıtlar, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, murisin okutulması bakım ve yetiştirilmesi için yapılan muhtemel masraf ile sigorta şirketleri tarafından ödenen tazminat miktarları indirildikten sonra davacıların karşılanmamış maddi tazminat hakkının kalmadığı, okul servisinin davalı TED Ankara Koleji Vakfı Özel İlköğretim Okul Müdürlüğüne ait olmadığı, aracın okulun kullanımına tahsis edilmediği, servis hizmetinin velilerle yapılan taşıma sözleşmesi gereği yapıldığı, olayda kusursuz sorumluluk hallerinin bulunmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile, davalı TED Ankara Koleji Vakfı Özel İlköğretim Okul Müdürlüğü aleyhine açılan davanın husumet yönünden reddine, davacı ... için 20.000 YTL.sı manevi, davacı ... için 20.000 YTL.sı manevi ve kardeş Caner için 10.000 YTL.sı manevi tazminatın olay tarihinden itibaren yasal faizi ile davalılar İlsev Gür- Gürsan San. Tic. ve Araç Kiralama Hizmetleri (Rent a Car) ve ...’dan tahsiline, maddi tazminat istemlerinin reddine karar verilmiştir.
              Kararı, davacılar vekili ve davalı İlsev Gür- Gürsan San. Tic. ve Araç Kiralama Hizmetleri (Rent a Car) vekili temyiz etmiştir. 
              1-Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına ve davacıların murisinin davalı taşıma şirketine ait araçta yolcu olması nedeniyle kusurunun olmamasına, murisin yetiştiği aile ortamı yüksek tahsil yapmaya yönlendirecek şart ve imkanlara sahip olması nedeniyle asgari ücretin üzerinde tazminata esas gelirin belirlenerek maddi tazminatın hesabında bir usulsüzlük bulunmamasına, taşıma sözleşmesinin davalı İlsev Gür- Gürsan San. Tic. ve Araç Kiralama Hizmetleri (Rent a Car) ile yapılması nedeniyle aracın fiili taşıyana kiralanmasının bu davalının taşıyan olarak sorumluluğunu ortadan kaldırmayacak olmasına ve ayrıca olay tarihinde geçerli Okul Servis Araçları Hizmet Yönetmeliğinin 7. maddesi hükmü uyarınca da TED Ankara Koleji vakfının taşıyan dışında bir başka sıfatla dahi sorumlu tutulması mümkün bulunmadığından hakkındaki davanın husumet yönünden reddinde de bir usulsüzlük bulunmamasına göre, davalı İlsev Gür- Gürsan San. Tic. ve Araç Kiralama Hizmetleri (Rent a Car) vekilinin tüm ve davacılar vekilinin aşağıdaki bent dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.
              2- Davacılar vekilinin temyiz itirazlarına gelince, dava, taşıma sözleşmesinden kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece karara esas alınan 19.03.2008 tarihli bilirkişi raporunda davacılara Ferdi Kaza Koltuk Sigorta Poliçesinden ödenen 50.000 YTL.sı hesap edilen destekten yoksun kalma tazminatından indirilmiş ise de, Ferdi Kaza Sigorta Sözleşmesinde yolcunun ölümü halinde sigortacı, bir meblağ sigortası bedeli olan ölüm tazminatını can sigortası ilkeleri uyarınca aynen ölenin yasal mirasçılarına ödemek yükümlülüğü altındadır. Bu itibarla mahkemece, Ferdi Kaza Koltuk Sigorta Poliçesinden ödenen 50.000 YTL.sının hesap edilen destekten yoksun kalma tazminatından indirilmek suretiyle ve bu durumda tazminat miktarının negatif bakiye verdiğinden bahisle davacı anne ve baba yönünden maddi tazminat isteminin reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir.
              SONUÇ: Yukarıda (1) nolu bentte açıklanan nedenlerle davalı İlsev Gür- Gürsan San. Tic. ve Araç Kiralama Hizmetleri (Rent a Car) vekilinin tüm ve davacılar vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine, (2) nolu bentte açıklanan nedenlerle davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davacılar yararına BOZULMASI…” 
              gerektiği gerekçesiyle karar bozulmuş; davacılar vekilinin karar düzeltme talepleri üzerine ise bu kez 11. Hukuk Dairesinin 22.12.2010 gün ve 2010/12417 E., 2010/13052 K. sayılı kararı ile ilk bozmaya ilave olarak;
              (…1-Yargıtay ilamında benimsenen gerektirici sebeplere göre, davacı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair karar düzeltme itirazlarının reddi gerekmiştir. 
              2-Davalı TED Ankara Koleji Vakfı ile davalı İlsev Gür-Gürsan Sanayi Ticaret Taahhüt Taşımacılık ve Araç Kiralama Hizmetleri arasında önceden 22.08.2003 tarihinde sonradan da bu sözleşme yenilenerek 28.09.2004 tarihinde öğrencilerin taşınması hususunda anlaşma yapıldığı, kazanın 06.06.2005 tarihi itibariyle sözleşme süresi içerisinde meydana geldiği hususları tartışmasızdır. Sözleşme başlığı “Öğrenci, öğretmen ve personel taşıma sözleşmesi” olup sözleşmenin konusu başlıklı 2. maddeye göre “TED Ankara Koleji Vakfı okulları, öğrenci, öğretmen ve personelinin Ankara içi ile İncek kampüsü arasında evden okula, okulda eve götürülüp getirilmesi....” olduğu, 3. maddesinde; işin süresinin gösterildiği, 4. maddesinde; güzergahların, 5. maddesinde; alınacak ücretlerin, 6. maddesinde; ilgili aysonunda verilen hizmette bir aksama olması halinde kullanılmak üzere taşıyıcının vakfa 100.000 YTL güvence bedeli yatıracağı, 8.maddesinde; taşımacının 300.000 YTL tutarında kesin ve süresiz teminat mektubunu vakfa vereceği, 9. maddesinde; vergi, resim ve harçların, 10. maddesinde; fesih hususların düzenlendiği, öncelikle 7. maddesinde a) bendinde; okul servis araçları yönetmeliği hükümlerine uyulacağı b) bendinde; taşımacının vakıftan onay almadan herhangi bir değişim yapamayacağı, c) bendinde; taşımacının vakfın belirleyeceği bir sigorta şirketine “Ferdi Kaza Sigortası” yaptırması zorunluluğu, d) bendinde; 3.kişilere verilerek zararlardan dolayı vakfa rücu edilemeyeceği, m) bendinde; taşımacının personelinin davalı çalışanlarına ait tüm kararlarına ve genelgelerine uymakla yükümlü olacağı hususları açıkça belirtildiği, davacı tanıklarının da; servis araçlarının kiralanması, taşımacılık işlerinde bulunulması, ihalenin yapılması ve araçların seçim ve denetiminde tamamen okul yönetiminin etkili ve yetkili olduğu, öğrenci ve velilerin söz sahibi olmadıkları yönündeki beyanları karşısında davalı vakfın söz konusu taşıma işini denetleme ve kontrol yetkisine sahip olduğu bu durumda vakfın da taşıyan olarak kabulü gerektiğinden davacı vekilinin bu yöne ilişkin karar düzeltme itirazlarının kabulü ile Dairenin temyiz bozma ilamının (1) nolu bölümünün bu hususa ilişen bölümünün ortadan kaldırılarak yerel mahkeme kararının bu nedenle de davacı yararına bozulması gerekmiştir. 
              SONUÇ: Yukarıda (1) numaralı bentte gösterilen nedenle davacı vekilinin sair karar düzeltme itirazlarının reddine, (2) numaralı bentte gösterilen nedenlerle Dairemizin 2008/13385 Esas – 2009/12985 Karar sayılı 15.12.2009 tarihli ilamının (1) nolu bölümünün davacı vakfın husumeti ile ilgili kısmının ortadan kaldırılarak yerel mahkeme kararının bu nedenle de davacı yararına BOZULMASI…” 
              gerektiği gerekçesiyle karar ikinci bir nedenle de bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.


              HUKUK GENEL KURULU KARARI

              Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: 
              Asıl dava taşıma sözleşmesinden kaynaklanan maddi ve manevi tazminat; birleşen dava ise maddi tazminat fark alacağı istemine ilişkindir.
              Davacılar vekili asıl dava dosyasında mülkiyeti davalı İlsev Gür-Gürsan Tic.A.Ş.’ye ait olan ve davalı ...’ın sevk ve idaresinde bulunan 06 C 2270 plakalı aracın 06.06.2005 tarihinde içinde bulunan öğrencileri Eryaman’daki evlerine götürmek için Güney Çevre Otobanı Gölbaşı Konya Karayolunda seyir hâlinde iken aracı süratli ve dikkatsiz kullandığını, arkasından gelen arabaları kontrol etmeden şerit değiştirmek istediğini, sonrasında da tekrar kendi şeridine geçmek isterken önünde giden 06 ZGJ 60 plakalı TIR’a çarptığını, meydana gelen kaza neticesinde araçta bulunan müvekkillerin kızı Bilge Atıcı’nın hayatını kaybettiğini, kazada araç sürücüsü ...’ın tam kusurlu bulunduğunu ve haksız fiile sebep veren olarak sorumlu olduğunu, davalılardan İlsev Gür - Gürsan San. Tic. A.Ş. ve Araç Kiralama Hizmetlerinin davada araç maliki ve işleteni sıfatıyla Borçlar Kanunu ve Karayolları Trafik Kanunu hükümleri uyarınca, yine davalı TED Kolejinin ise taşımacılık sözleşmesini yapmasına karşın serviste rehber öğretmen ya da hostes bulundurmaması, öğrencilerin iniş ve binişlerini kendi kaderlerine bırakması ve gerekli özeni göstermemesi nedeniyle Okul Servisleri Araçları Hizmet Yönetmeliğinin 5. maddesi uyarınca sorumlu olduğunu ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla anne Müjde ve baba Kamil için ayrı ayrı 5.000.00’er TL maddi, 200.000,00’er TL manevi; kardeş Caner için 100.000,00 TL manevi olmak üzere toplam 510.000,00 TL maddi ve manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
              Davacılar vekili birleşen dava dosyasında davalılar aleyhine Ankara 13. Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan maddi ve manevi tazminat davasında alınan 28.01.2014 tarihli bilirkişi raporuna göre davacıların net gerçek maddi zararlarının toplamının 54.699,92 TL olduğunu belirterek fark alacaklarının asıl davadaki miktarla ve avans faizi ile birlikte tahsilini istemiştir. 
              Davalı İlsev Gür-Gürsan Sanayi Ticaret Taahhüt Taşımacılık ve Araç kiralama Hizmetleri vekili asıl dava dosyasında trafik kazasına karışan 06 C 2270 plakalı aracın şirket üzerine kayıtlı olmasına karşın bu aracın 29.06.2004 tarihinde dava dışı Cem-Tur Turizm Ltd. Şti.’ne kiralandığını ve olay anında da ismi geçen şirket tarafından işletildiğini, bu nedenle sorumluluğun Cem-Tur Turizm Ltd. Şti.'ne ait olduğunu, ayrıca murisin kız çocuğu olması ve bekar bulunması nedeniyle davacıların farazi desteği nedeniyle maddi tazminat hesabında yaş ve asgari ücretin esas alınması gerektiğini, maddi tazminatların sigorta şirketi tarafından karşılandığını ve davacıların alacaklarının kalmadığını, kaldı ki talep edilen manevi tazminatın çok fahiş olduğunu, davanın haksız ve mesnetsiz açıldığını, bu nedenle de reddi gerektiğini savunmuştur.
              Davalı ... vekili asıl dava dosyasında kolejin tüzel kişiliğinin ve dolayısıyla dava ehliyetinin bulunmadığını, bu nedenle açılan davanın reddinin gerektiğini beyan etmiştir.
              Davalı ...’ın asıl dava dosyasında savunması alınmamıştır. 
              İhbar olunan Başak Sigorta A.Ş. vekili asıl dava dosyasında açılan davanın müvekkil sigorta şirketine ihbar edildiğini, şirketin sorumluluğunun bulunmadığını beyan etmiştir. 
              İhbar olunan Ak Sigorta A.Ş. vekili asıl dava dosyasında dava dilekçesinde adı yazılı olmayan bir kimsenin sonradan davaya dâhil edilmesinin mümkün olmadığını, ihbar edilenin davanın tarafı da olamayacağını ve hakkında hüküm tesis edilemeyeceğini, kaldı ki Bilge Atıcı’nın varislerine 11.08.2005 tarihinde 11.771,00 YTL’nin ödendiğini ifade etmiştir. 
              İhbar olunanlar Aydoğdu Turizm Ltd. Şti., Çetinkaya Turizm Ltd. Şti., Bektur Turizm A.Ş. vekili asıl dava dosyasında ihbar edilenlerin davanın tarafı olamayacağını ve haklarında hüküm tesis edilemeyeceğini, kazaya sebep olan aracın ihbar olunan şirketlere ait olmadığını, müvekkillerinin bu aracın işleteni sıfatını da taşımadıklarını, ihbar olunanların sorumluluklarının bulunmadığını savunmuştur. 
              İhbar Olunan Cem-Tur Turizm Ltd. Şti. vekili asıl dava dosyasında savunma dilekçesi sunmamıştır.
              İhbar Olunan .... vekili asıl dava dosyasında beyanda bulunmamıştır.
              Mahkemece 21.05.2008 tarihli ilk kararda haksız eylem sonucu yakınların ölümü nedeniyle destek tazminatı ve manevi tazminat istenebilmesi için akraba veya mirasçı olmanın gerekmediği, tazminat isteyenin fiilen ölenin desteğinden yararlanıyor olmasının veya gelecekte destek olma durumunun bulunmasının yeterli olduğu, yine manevi tazminat istenebilmesi için de tazminat isteyenle ölen arasında duygusal anlamda bir bağlılığın yeterli olduğu, Ankara 8. Ağır Ceza Mahkemesinin 2005/223 esas sayılı dosyasında davalı sürücü Murat’ın tam kusurlu, vefat eden Bilge Atıcı’nın ise yolcu olması nedeniyle kusursuz olduğunun belirtildiği ve alınan rapor doğrultusunda, sanığın dikkatsizlik sonucu ölüme sebebiyet verme suçundan mâhkum olduğu, eldeki dosyada da tazminat miktarlarının belirlenmesi amacıyla bilirkişi raporlarının alındığı, dosyada yapılan incelemede kazaya karışan öğrenci servisinin davalı TED Ankara Koleji Vakfı Özel İlköğretim Vakfı Müdürlüğüne ait olmadığı, okulun kullanımına tahsis edilmediği, servis aracının öğrenci velileri ile yapılan taşıma sözleşmesi gereği öğrenci taşıdığı, olayın da bu esnada meydana geldiği, bu itibarla davalı TED Kolejine sorumluluk yüklenemeyeceği ve ortada kusursuz sorumluluk hâlinin de bulunmadığı gerekçesiyle davalı TED Ankara Koleji Vakfı Özel İlköğretim Vakfı Müdürlüğü hakkında açılan davanın husumet (sıfat yokluğu) nedeniyle reddine; diğer davalılar hakkında açılan davanın ise kısmen kabulüne karar verilmiştir. 
              Hükmün Davacılar vekili ile davalı İlsev Gür-Gürsan Sanayi Ticaret Taahhüt Taşımacılık ve Araç Kiralama Hizmetleri (Rent a Car) vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine;
              Özel Dairece (11. Hukuk Dairesi) 15.12.2009 tarihli ilk bozma kararı ile davalı İlsev Gür- Gürsan San. Tic. ve Araç Kiralama Hizmetleri (Rent a Car) vekilinin tüm ve davacılar vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine karar verildikten sonra, esas alınan 19.03.2008 tarihli bilirkişi raporunda davacılara Ferdi Kaza Koltuk Sigorta Poliçesinden ödenen 50.000 YTL’nin hesap edilen destekten yoksun kalma tazminatından indirilmiş olmasının ve bu durumda tazminat miktarının negatif bakiye verdiğinden bahisle davacı anne ve baba yönünden maddi tazminat isteminin reddine karar verilmesinin doğru olmadığı gerekçesiyle yerel mahkeme kararı bozulmuş; 
              Davacılar vekilinin karar düzeltme isteği üzerine Özel Dairece 22.12.2010 tarihli karar ile bu kez davacılar vekilinin sair karar düzeltme itirazlarının reddine karar verildikten sonra, davalı TED Ankara Koleji Vakfı ile davalı İlsev Gür-Gürsan Sanayi Ticaret Taahhüt Taşımacılık ve Araç Kiralama Hizmetleri arasında önceden 22.08.2003 tarihinde sonradan da bu sözleşmenin yenilenerek 28.09.2004 tarihinde öğrencilerin taşınması hususunda anlaşma yapıldığı, kazanın 06.06.2005 tarihi itibariyle sözleşme süresi içerisinde meydana geldiği, sözleşmenin 2., 3., 4., 5., 6., 7., 8. ve 9. maddelerinde açıklamaların bulunduğu, davacı tanıklarının da servis araçlarının kiralanması, taşımacılık işlerinde bulunulması, ihalenin yapılması ve araçların seçim ve denetiminde tamamen okul yönetiminin etkili ve yetkili olduğu, öğrenci ve velillerin söz sahibi olmadıkları yönündeki beyanları dikkate alındığında, davalı vakfın söz konusu taşıma işini denetleme ve kontrol yetkisine sahip olduğu bu durumda vakfın da taşıyan olarak kabulü gerektiği belirtilerek karar ikinci nedenle de bozulmuş; 
              Yerel Mahkemece Özel Dairenin bozma kararına karşı 05.04.2011 tarihli kararda taşıma sözleşmesinin davalı İlsev Gür-Gürsan Sanayi Ticaret Taahhüt Taşımacılık ve Araç Kiralama Hizmetleri Firması ile yapıldığı, bu nedenle aracın fiili taşıyana kiralanmasından dolayı davalının sorumluluğunun sona ermediği, ayrıca olay tarihinde geçerli Okul Servis Araçları Hizmet Yönetmeligi’nin 7. maddesi gereği davalı TED Ankara Koleji Vakfı’nın tazminattan sorumlu tutulmasının mümkün bulunmadığı belirtilerek davalı TED Koleji yönünden karar düzeltme kararında ifade edildiği gibi davalının taşıyan olarak sorumlu tutulması gerektiği görüşüne iştirak edilmediği, ayrıca davacıların hem sigorta şirketinden can sigortası parası almış olmalarının hem de destekten yoksun kalma tazminatı almış olmalarının mükerrerliğe neden olacağı, bu nedenle sigortadan alınan paranın destekten yoksun kalma tazminatından mahsup edilmesinin doğru olacağı ifade edilerek direnme kararı verilmiştir.
              Direnme kararı, davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.
              Hukuk Genel Kurulunca 23.11.2011 tarihli ilk kararda dava dilekçesi ve duruşma günü ile mahkeme kararının, temyiz dilekçesinin, bozma kararının, karar düzeltme kararının ve bozma sonrası duruşma gününün davalı ...’a usulünce tebliğ edilmiş gibi işlem tesis edilip, taraf teşkili sağlanmadan duruşma açılması ve davalının yokluğunda, ona hukuki dinlenilme hakkı tanınmadan, savunma ve adil yargılanma hakkını kısıtlar biçimde yargılama yapılıp sonlandırılmasının doğru olmadığı gerekçesiyle direnme kararı usuli nedenlerle bozulmuş; 
              Yerel mahkemece Hukuk Genel Kurulunun bozma kararına uyulmak suretiyle yapılan yargılama neticesinde Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 15.12.2009 gün ve 2008/13385 Esas, 2009/12985 Karar sayılı ilk bozma kararına ve Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 22.12.2010 gün ve 2010/12417 Esas, 2010/13052 Karar sayılı karar düzeltme bozma kararına karşı yeniden direnme kararı verilmiştir.
              Direnme kararı davacılar vekili tarafından yeniden temyiz edilmiştir.
              Hukuk Genel Kurulunca 26.12.2012 tarihli ikinci kararda tebligatların, dava dilekçesinde davalı olarak gösterilen İhsan oğlu ...’a yapılması ve taraf teşkili sağlandıktan sonra kararın verilmesi gerektiği belirtilerek yeniden bozulmuş; 
              Hukuk Genel Kurulu tarafından verilen ikinci karar ile birlikte dosya mahkemesine gönderilmiş olup, yerel mahkemece Hukuk Genel Kurulunun bozma kararına yeniden uyulmak suretiyle yargılamaya devam edilmiştir.
              Yerel Mahkemece Hukuk Genel Kurulunun bozma kararına karşı 13.05.2014 tarihli kararda; her ne kadar Hukuk Genel Kurulu kararında davalı ...’ın İhsan oğlu olduğu belirtilmiş ise de gerçek davalı ...’ın İlhan oğlu olduğu ve davalıya bu durum dikkate alınarak tebligat yapıldığı, bu itibarla da taraf teşkilinin sağlandığı, davalı TED Ankara Koleji Vakfı vekilinin daha önce mahkeme tarafından direnme kararı verildiğini bu nedenle vakıf yönünden kazanılmış hak oluşturulduğunu iddia etmiş olmalarına karşın ilk karardan itibaren gerçek davalı ...’a tebligatın yapılamamış olması nedeniyle ilk karardan itibaren verilen direnme kararlarının usulüne uygun olmadığı ve davalı yönünden kazanılmış hak oluşturmayacağı, bozma sonrası yeniden raporların alındığı ve 28.01.2014 tarihli ek raporun gerek içerik gerekse hesaplamalar bakımından hüküm kurmaya elverişli bulunduğu, öte yandan davacılar ... ve ... tarafından ek rapordan sonra hesaplanan maddi tazminat yönünden Ankara 9. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2014/94 Esas sayılı dosyası ile ek dava açıldığı ve eldeki dosya ile birleştirildiği, davacıların kızı Bilge Atıcı’nın meydana gelen kazada kusursuz olduğu, davalılar İlsev Gür - Gürsan Sanayi Ticaret Taahhüt Taşımacılık ve Araç Kiralama Hizmetleri (Rent A Car) şirketinin araç işleteni olarak, davalı ...’ın aracın sürücüsü ve haksız fiile sebebiyet veren olarak sorumlu olduğu, davalı TED Ankara Koleji Vakfının ise İlsev Gür - Gürsan Sanayi Ticaret Taahhüt Taşımacılık ve Araç Kiralama Hizmetleri (Rent A Car) şirketi ile 22.08.2003 tarihinde ve 28.09.2004 tarihinde öğrencilerin taşınması hususunda sözleşme yaptığı, kazanın meydana geldiği tarih itibariyle de sözleşmenin devam ettiği, söz konusu sözleşmeye göre vakfın taşıma işini denetleme ve kontrol yetkisine sahip olduğu, bu itibarla davalı TED Ankara Koleji Vakfının taşıyan olarak sorumluluğunun bulunduğu gerekçesiyle asıl dava yönünden maddi tazminat talebinin kabulüne, manevi tazminat talebinin ise kısmen kabulüne; birleşen dava yönünden ise maddi tazminat talebinin kabulüne karar verilmiştir. 
              Hükmün davacılar vekili ile davalı TED Ankara Koleji Vakfı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine;
              Özel Dairece (17. Hukuk Dairesi) 24.05.2016 tarihli ikinci bozma kararında direnme kararının Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca iki kez davalı ...'a usulüne uygun tebliğ yapılmadığı gerekçesiyle yani usul yönünden bozulduğu, mahkemece artık, direnme kararından tamamen dönme sonucunu doğuracak şekilde 11. Hukuk Dairesi bozmasına uyma kararı verilmesinin bu nedenle doğru olmadığı ve Hukuk Genel Kurulu tarafından esası incelenmeyen önceki direnme kararları doğrultusunda hüküm tesis edilmesinin gerektiği gerekçesiyle bozulmuş; 
              Yerel Mahkemece 02.03.2017 tarihli kararda usul ve yasaya uygun bulunan Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin bozma kararına uyulmasına, birleşen davanın, direnme kararları sonrası 12.02.2014 tarihinde açıldığı, Hukuk Genel Kurulunun bozma kararlarının asıl davaya yönelik olduğu, en son Yargıtay 17. Hukuk Dairesince birleştirilen dosya yönünden herhangi bir karar verilmeksizin asıl dosya yönünden Hukuk Genel Kurulu tarafından esası incelenmeyen önceki direnme kararları doğrultusunda hüküm tesis edilmek üzere kararın bozulduğu, dolayısıyla birleştirilen Ankara 9. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2014/94 Esas sayılı dosyasının eldeki dosyadan tefriki ile ayrı esasa kaydedildiği, yine mahkemece Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin bozma kararı içeriği ve direnme kararı ile kazanılmış bulunan usuli müktesep hakları zedeleyici nitelikte karar verilemeyeceğine ilişkin tespiti değerlendirildiğinde, Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin verdiği bozma kararına karşı mahkemece asıl davaya yönelik olarak verilen 21.05.2008 tarihli kararında direnilmesine karar verilmiştir. 
              Direnme kararı, davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.
              Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık: 
              -Davacıların destekten yoksun kalma tazminat hakları belirlenirken Ferdi Kaza Koltuk Sigorta Poliçesinden ödenen miktarın tazminattan indirilmesinin gerekip gerekmediği,
              -Servis işletmesi ile okul yönetimi arasındaki ilişki dikkate alındığında, okul servisinin sebep olduğu haksız fiilden dolayı davalı TED Ankara Koleji Vakfının sorumlu tutulup tutulamayacağı noktalarında toplanmaktadır.
              I-Ferdi Kaza Koltuk Sigorta Poliçesinden ödenen miktarın tazminattan indirilip indirilemeyeceğine yönelik uyuşmazlık yönünden yapılan incelemede;
              Konunun açıklığa kavuşturulması için öncelikle Zorunlu Koltuk Ferdi Kaza Sigorta Poliçesi (sözleşmesi)’nin incelenmesinde yarar bulunmaktadır.
              Karayolu Yolcu Taşımacılığı Zorunlu Koltuk Ferdi Kaza Sigortası, yolculuğun başlangıcından bitişine kadar, otobüsün içinde veya dışında, otobüs hareket hâlinde iken veya değilken, yolculuk sırasında veya bekleme, duraklama ve mola yerlerinde karşılaşılabilecek her türlü kazalara karşı, sigortalılar (yolcular, sürücüler ve yardımcılar) yararına taşımacı tarafından yaptırılması zorunlu bir kaza (can) sigortası olup, kazanın oluşunda taşımacının ya da sürücü ve yardımcılarının bir kusurları bulunmasa bile, ölümlerde sigorta poliçesinde yazılı tutarın tamamı, bir zarar (destekten yoksunluk) hesabı yapılmaksızın, ölen kişinin mirasçılarına eksiksiz ve kesintisiz olarak; yaralanmalarda beden gücü kayıp oranına göre zarar gören kişilere ödenir.
              Zorunlu Koltuk Sigortası, sigorta ettiren (otobüs işletenleri) yararına ve onun hukuki sorumluluğunu üstlenen bir sorumluluk ve zarar sigortası değil, ferdi kaza sigortaları arasında yer alan bir “can sigortası” türü olup, sigorta bedeli hesaplanacak zarar tutarına göre değil, sigorta poliçesinde belirtilen miktar üzerinden ödenmektedir. Çünkü, kaza (can) sigortası, bir tutar (meblağ) sigortasıdır. Tutar (meblağ) sigortasında, kişilerin kazaya uğramaları durumunda, somut zarar ne olursa olsun, sigorta poliçesinde yer alan tutar, kazaya uğrayan kişiye ve yakınlarına eksiksiz ödenir. Başka bir deyişle, sigortacının ödeyeceği tutar, sigorta poliçesinde yazılı “sigorta bedeli”dir. Şöyle de diyebiliriz: Tutar (meblağ) sigortasında amaç, belli bir zararın (tazmini) giderilmesi değil, önceden poliçede belirlenmiş bir paranın ödenmesidir. Ancak, ölümlerde poliçedeki tutarın tamamı hak sahiplerine ödenir ise de, bedensel zararlarda sakatlık oranı ve zararın derecesine göre ödeme yapılır. 
              Zorunlu Koltuk Sigortasını öteki sigortalardan ayıran önemli özelliklerden biri, taşımacı ile sürücü ve yardımcılarının “bir kusurları bulunmasa bile” zarar gören yolculara gereken ödemenin yapılmasıdır. Çünkü bu sigorta türünde, taşımacının sorumluluğu üstlenilmemekte, doğrudan yolcular ve görevliler için kazaya karşı bir güvence (teminat) sağlanmış bulunmaktadır. 
              Meblağ sigortası olan koltuk sigortasında yolcunun ölümü halinde poliçedeki meblağın tamamı miras payları oranında mirasçılara eksiksiz ödenir. Mirasçı olmayan “destekten yoksun kalanlar” koltuk sigortasından yararlanamazlar. Bir destek tazminatı olmadığı içindir ki, tazminat hesabına gerek yoktur.
              Mirasçılar arasında ayrıca destekten yoksun kalanlar varsa, Koltuk Sigortasından paylarına düşen miktarın dışında ve bundan ayrı olarak, destekten yoksun kalma zararları için öteki sorumluluk sigortalarına başvurabilirler veya taşımacıya karşı dava açabilirler. Koltuk Sigortasından aldıkları sigorta bedeli hiçbir zaman ve hiçbir biçimde destekten yoksun kalma tazminatından indirilemez (Çelik, A. Ç.: Karayolu Yolcu Taşıma Taşımacının ve Sigortacının Sorumluluğu, İstanbul 2008, s. 338 vd.).
              Yukarıda yapılan bu açıklamalar karşısında somut olayda yerel mahkemece her ne kadar Anadolu Sigorta tarafından dosya içerisine gönderilen 21.12.2006 tarihli yazıda Ferdi Kaza Koltuk Sigorta Poliçesinden 16.09.2005 tarihi itibariyle Bilge Atıcı varislerine 50.000 YTL ödendiğinin, bu nedenle de ödenen bedelin hesap edilen destekten yoksun kalma tazminatından indirilmesinin gerektiği belirtilmiş ise de meblağ sigortası olan Zorunlu Koltuk Ferdi Kaza Sigortasındaki bedelin tamamının kusur durumuna bakılmaksızın ölümün gerçekleşmesi hâlinde mirasçılara ödenmesi gerekir. Dolayısıyla söz konusu bu sigorta bedelinin hesaplanan destekten yoksun kalma tazminatından indirilmesi mümkün bulunmamaktadır. Bu nedenle yerel mahkemece ilk uyuşmazlık yönünden Hukuk Genel Kurulunca benimsenen Özel Daire bozma kararlarına uyulmak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir.
              II-TED Ankara Koleji Vakfının meydana gelen haksız fiil nedeniyle sorumlu tutulup tutulamayacağına yönelik uyuşmazlık yönünden yapılan incelemede ise;
              Öncelikle uyuşmazlığın çözümü bakımından Okul Servis Araçları Hizmet Yönetmeliği, taraflar arasındaki taşıma sözleşmesi ve okul yönetiminin sorumluluğunun incelenmesi gerekmektedir. 
              14.06.2003 gün ve 25138 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Okul Servis Araçları Hizmet Yönetmeliği’nin 5. maddesinde taşımacının yükümlülüğü düzenlenmiştir. Bu maddeye göre; 
              “Okul servis araçları ile taşımacılık yapanlar;
              a) Öğrencilerin oturarak rahat bir yolculuk yapmalarını sağlayacak tedbirleri alarak taahhüt ettiği yere kadar götürüp getirmekle ve servis hizmeti sırasında taşıta başka herhangi bir yolcu almamakla,
              b) Taşıt içi düzeni sağlamak, anaokulu ve ilköğretim statüsündeki okul öğrencilerinin inme ve binmeleri sırasında yardımcı olmak üzere rehber personel bulundurmakla,
              c) Trafik denetleme şube veya bürolarından özel izin belgesi (EK-4) almakla,
              d) Taşımacıların yanında çalışanlar, hizmet akdine tabi olup, bunların sosyal güvenlik yönünden sigorta işlemlerinin yaptırılması zorunluluğuyla,
              e) Her yıl 507 sayılı Esnaf ve Sanatkarlar Kanununun 125 inci maddesi uyarınca bu Kanuna tabi Odalarca belirlenen Okul Servis Araçları fiyat tarifeleri ücretine uymakla,
              f) Yolcunun (Taşınan);
              1- İkametgâhının değişmesi,
              2- Uzun tedaviyi gerektiren bir hastalık geçirmesi,
              3- Okumaktan vazgeçmesi,
              4- Herhangi bir sebepten dolayı okuma hakkını kaybetmesi,
              sebebiyle servisle taşınmaktan vazgeçmesi hâlinde geri kalan ayların ücretlerini iade etmekle yükümlüdürler.”
              Aynı Yönetmeliğin 7. maddesinde ise okul servis araçlarının kiralanması hüküm altına alınmıştır. Söz konusu bu madde ile de; 
              “Okul servis araçlarının kiralanması; her yıl okul-aile birliği yönetim kurulu başkanının başkanlığında, okul-aile birliği yönetim kurulunca belirlenecek bir temsilci, okul-aile birliği yönetim kurulunca çocuğu servisle taşınan veliler arasından tespit edilecek dört veli, okul koruma derneği yönetim kurulunca belirlenecek bir temsilci ile varsa okul eğitim vakfı yönetim kurulunca belirlenecek bir temsilcinin katılımlarıyla oluşturulacak komisyon tarafından yapılır. Taşıma hizmetini üstlenecek gerçek ve tüzel kişiler adlarına tescilli taşıtların taşıma sınırından (kapasite) fazla öğrencinin taşınmasını üstlenemez. Bu husus kiralanma aşamasında Komisyon tarafından dikkate alınır.
              Öğrenci velileri istemeleri hâlinde, çocuklarını herhangi bir okul servis aracı işleteni ile anlaşarak da taşıtabilirler.
              Okul yönetimi ve yukarıda belirtilen komisyon, servis hizmetlerinin sağlıklı, düzenli ve disiplinli bir şekilde yürütülmesine yönelik olarak, aksaklığı tespit edilen hususları, hizmeti sürdüren taşıyıcının bağlı olduğu meslek odalarına en kısa zamanda bildirirler. Bu odalar kendi mevzuatlarınca disiplin işlemlerini yapar ve sonucu okul yönetimine bildirirler.
              Bu maddede belirtilen şartlara uymayanların özel izin belgesi iptal edilir.”
              düzenlemesi getirilmiştir.
              Davalı TED Koleji Vakfı ve davalı İlsev Gür-Gürsan Sanayi Ticaret Taahhüt Taşımacılık ve Araç Kiralama Hizmetleri (Rent a Car) şirket arasında akdedilen 22.08.2003 tarihli Öğrenci, Öğretmen ve Personel Taşıma Sözleşmesi’nde Okul Servis Araçları Yönetmeliği hükümlerine uyulacağı, taşımacının vakıftan onay almadan herhangi bir değişim yapamayacağı, taşımacının vakfın belirleyeceği bir sigorta şirketine “Ferdi Kaza Sigortası” yaptırması zorunluluğu, üçüncü kişilere verilen zararlardan dolayı vakfa rücu edilmeyeceği, taşımacının personelinin davalı çalışanlarına ilişkin tüm kararlarına ve genelgelerine uymakla yükümlü olacağı belirtilerek, taşımacının vakfa zorunlu olarak bağış yapması şartı getirilmiş; güzergâhların vakıf tarafından belirleneceği hükme bağlanmıştır. Taşımacılık işi ile ilgili düzenlemeler öğrenci velileri ile taşımacılar arasında değil, öğrenci velilerinin müdahalesine dahi olanak bırakmaksızın, doğrudan vakıf ile taşımacılar arasında yapılmaktadır. 
              Öte yandan yerel mahkemece dinlenen davacı tanıkları; servis araçlarının kiralanmasının, taşımacılık işinde kullanılmasının, ihalenin yapılmasının ve araçların seçim ve denetiminin tamamen okul yönetiminin elinde olduğunu, öğrenci velilerinin bu konuda herhangi bir insiyatif kullanmadıklarını ifade etmişlerdir.
              Bu durumda davalı TED Ankara Koleji Vakfının okul servis sözleşmelerine aracılık ettiğini, sözleşme sürecinde okul yönetiminin denetim ve gözetiminin bulunduğu, öğrenci velilerinin alınan kararlar uyarınca okul idaresinin yönlendirmesi ile zorunlu olarak belirtilen servislerle taşıma sözleşmelerini imzaladıkları, alınan tanık beyanlarından da bu durumun açıkça anlaşılabildiği, bu durumda davalı TED Ankara Koleji Vakfının gözetim ve denetim yetkisinin de bulunduğu dikkate alındığında, davalı TED Ankara Koleji Vakfı’nın da meydana gelen zarardan taşıyan sıfatı ile sorumlu olduğu kabul edilmelidir. 
              Hâl böyle olunca ikinci uyuşmazlık bakımından da yerel mahkemece Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararlarına uyulmak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 
              Bu nedenle de direnme kararı bozulmalıdır.
              SONUÇ: Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 27.06.2018 gününde oy birliği ile karar verildi.

                  
                11.10.2018 11:57:46

                Yorumlar


                Hukuk Genel Kurulu         2018/502 E.  ,  2018/1049 K.


                  "İçtihat Metni"

                  MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi

                  Taraflar arasındaki "el atmanın önlenmesi, yıkım ve ecrimisil" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara Batı 3. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 18.09.2012 gün ve 201/246 E., 2012/239 K. sayılı kararın incelenmesi davacı ve davalı vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, karar Yargıtay 1. Hukuk Dairesince karar önce onanmış, davalı vekilinin karar düzeltme isteminde bulunması üzerine de istem kabul edilerek onama kararı kaldırılmış ve 09.12.2013 gün ve 2013/13861 E., 2013/17433 K. sayılı karar ile: 
                  "…Dava, çaplı taşınmaza el atmanın önlenmesi,yıkım ve ecrimisil isteklerine ilişkindir.
                  Mahkemece, davanın kısmen kabulüne ilişkin olarak verilen karar taraflarca temyiz edilerek, Dairece onanmış olup, davalı tarafından karar düzeltme isteğinde bulunulmuştur.
                  Dosya içeriğine ve toplanan delillere göre; dava 11.01.2011 tarihli dilekçe ile Ankara 3. Asliye Hukuk Mahkemesine açılmış,anılan mahkemece verilen yetkisizlik kararı temyiz edilmeksizin 26.05.2011 tarihinde kesinleşmiştir.
                  Bilindiği üzere, 6100 s. Hukuk Muhakemeleri Kanununun (HMK) 20. maddesine göre görevsizlik veya yetkisizlik kararı veren mahkeme bu kararında dava dosyasının görevli veya yetkili mahkemeye gönderilmesine karar vermekle yetinir. Dava dosyasını kendiliğinden (re’sen) görevli veya yetkili mahkemeye gönderemez. Dava dosyasının görevli veya yetkili mahkemeye gönderilmesi ve davaya görevli veya yetkili mahkemede devam edilebilmesi için görevsizlik veya yetkisizlik kararının kesinleşmesinden itibaren iki haftalık süre içinde taraflardan birinin görevsizlik veya yetkisizlik kararını veren mahkemeye başvurarak tebligat yaptırması gerekir. 
                  Buradaki iki haftalık süre hak düşürücü nitelikte olup, mahkemece re’sen gözetilir.
                  Somut olayda yetkisizlik kararı 26.05.2011 tarihinde kesinleştiği halde, Ankara 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 27.05.2011 tarihli yazısı ile dosyanın re'sen yetkili Sincan Asliye Hukuk Mahkemesine gönderildiği görülmektedir. 
                  Hal böyle olunca, HMK'nin 20/1. maddesi dikkate alınarak davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi gerekirken, işin esasının hükme bağlanması doğru değildir..."
                  gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmiş, yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.


                  HUKUK GENEL KURULU KARARI

                  Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
                  Dava, taşınmaza el atmanın önlenmesi, yıkım ve ecrimisil isteklerine ilişkindir.
                  Davacı vekili, müvekkilinin mülkiyetinde bulunan taşınmazın bir bölümünün davalı tarafından izinsiz bir şekilde servis alanı olarak kullanıldığını ileri sürerek, haksız el atmanın önlenmesi ile yıkıma ve davacının uğradığı zararın belirlenerek tahsiline karar verilmesini istemiştir.
                  Davalı vekili, taşınmazın Etimesgut'ta bulunduğunu, bu nedenle Sincan Mahkemelerinin yetkili olduğunu belirterek yetki itirazında bulunmuştur.
                  Davanın açıldığı Ankara 3. Asliye Hukuk Mahkemesince, yetkili mahkemenin taşınmazın bulunduğu yer olan Sincan Mahkemeleri olduğu gerekçesiyle yetkisizlik kararı verilmiş, kararın temyiz edilmeksizin kesinleşmesi üzerine dosya yetkili mahkemeye gönderilmiş, Sincan 3. Asliye Hukuk Mahkemesinde yapılan yargılama sonucunda ise davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
                  Taraf vekillerinin temyiz isteminde bulunması üzerine karar Özel Dairece önce onanmış ise de davalı vekilinin karar düzeltme yoluna gitmesi üzerine bu kez onama kararı kaldırılarak, yukarıda başlık bölümünde yer alan gerekçeyle bozulmuştur.
                  Yerel Mahkemece, olayda uygulanması gereken kanun hükümlerinin yetkisizlik kararının kesinleştiği tarihte yürürlükte bulunan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu hükümleri olduğu, HUMK'nın 193. maddesine göre yetkisizlik kararı üzerine dosyanın yetkili mahkemeye gönderilmesi için yetkili (veya yetkisiz) mahkemeye yapılacak başvurunun kural olarak bir dilekçe ile yapılacağı, ancak başvurma dilekçesi için bir şeklin öngörülmediği, on günlük süre içerisinde yetkili (veya yetkisiz) mahkemeye başvurarak karşı tarafa yapılacak tebligat giderinin ödenmesinin de gerekli ve yeterli olduğu, tebligatın bu on günlük süre içinde yapılmasının şart olmayıp, gecikmiş olmasının davanın açılmamış sayılmasını gerektirmeyeceği, somut olayda da davacı tarafın yasal on günlük süre içerisinde mahkemeye başvurarak davetiye tebliğ giderini yatırdığı ve yasal düzenleme gereğini yerine getirdiği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
                  Direnme kararı davacı ve davalı vekillerince temyiz edilmiştir.
                  Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık: yetkisizlik kararının kesinleşmesi üzerine dava dosyasının yetkili mahkemeye gönderilebilmesi için yapılacak başvurunun dilekçe ile yapılması zorunluluğunun bulunup bulunmadığı, tebligat giderinin yatırılmış olmasının yeterli sayılıp sayılmayacağı, varılacak sonuca göre somut olayda davacı vekilince süresi içerisinde dosyanın yetkili mahkemeye gönderilmesi talebinde bulunulup bulunulmadığı ve davanın açılmamış sayılması koşullarının oluşup oluşmadığı noktasında toplanmaktadır.
                  Hemen belirtmek gerekir ki eldeki dava 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun (HUMK) yürürlükte olduğu 12.01.2011 tarihinde açılmış olup, dava derdest iken 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) yürürlüğe girmiştir. 
                  Görevsizlik veya yetkisizlik kararı verilmesi üzerine yargılamaya görevli ya da yetkili mahkemede devam edilebilmesi için yapılacak işlemler hakkında her iki kanun hükümleri farklı düzenlemeler içerdiğinden, uyuşmazlığın çözümü için öncelikle hangi kanun hükümlerinin olaya uygulanması gerektiğinin belirlenmesi gerekir.
                  Bilindiği üzere, usul hukuku alanında geçerli olan temel ilke, yargılamaya ilişkin kanun hükümlerinin derhal yürürlüğe girmesidir. Bu ilkenin benimsenmesinin nedeni ise usul hükümlerinin kamu düzeni ile yakından ilgili olmasıdır. 
                  Usul kurallarının zaman bakımından uygulanmasında derhal uygulanırlık kuralı ile birlikte dikkate alınması gereken diğer bir husus da yeni usul kuralı yürürlüğe girdiğinde, ilgili usul işleminin tamamlanıp tamamlanmadığıdır. Çünkü bir usul işlemi tamamlandıktan sonra yeni kural yürürlüğe girerse tamamlanmış işlem geçerli olarak kalır. Buna karşılık bir usul işlemi henüz tamamlanmamış ise yeni kanun, kural olarak hemen yürürlüğe girecektir. 
                  Nitekim 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı HMK’nın "zaman bakımından uygulanma" başlığını taşıyan 448. maddesi; 
                  "Bu Kanun hükümleri, tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhal uygulanır." hükmünü içermektedir. 
                  Bu nedenle somut uyuşmazlığa uygulanacak hükümlerin belirlenmesi için uyuşmazlığa konu işlemin "tamamlanmış usul işlemi" niteliğinde olup olmadığı hususuna da değinilmelidir.
                  Belirtilmelidir ki dava, dava dilekçesinin mahkemeye verilmesiyle başlayan ve bir kararla (veya hükümle) sonuçlanıncaya kadar devam eden çeşitli usul işlemlerinden ve aşamalarından oluşmaktadır. Yargılama sırasındaki her usul işlemi, ayrı ayrı ele alınıp değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. Bir davayı bütün olarak değerlendirip, bu konuda yeni kanunun etkili olup olmayacağı söylenemez. Yargılama sırasında yapılan bir usul işlemi ve kesiti tamamlanmış ise artık yeni kanun o usul işlemi hakkında etkili olmayacak dolayısıyla da uygulanmayacaktır. 
                  Eğer bir usul işlemi, yargılama sırasında yapılmaya başlanıp tamamlandıktan sonra yeni bir usul kuralı yürürlüğe girerse söz konusu işlem geçerliliğini korur. Başka bir deyişle, tamamlanmış usul işlemleri, yeni yürürlüğe giren usul hükmünden (veya kanunundan) etkilenmez. 
                  Tüm bu açıklamalar kapsamında somut olaya bakıldığında, dava 1086 sayılı HUMK zamanında Ankara 3. Asliye Hukuk Mahkemesinde açılmış ve 07.04.2011 gün ve 2011/17 E., 2011/127 K. sayılı karar ile mahkemenin yetkisizliğine, kararın kesinleşmesi ve talep hâlinde dosyanın yetkili mahkemeye gönderilmesine karar verilmiştir. Anılan karar taraf vekillerine tebliğ edilmiş ve temyiz edilmeyerek 26.05.2011 tarihinde kesinleşmiştir. Dolayısıyla uyuşmazlığa konu usul işleminin yapılması gereken süre henüz 6100 sayılı HMK yürürlüğe girmeden, o tarihte yürürlükte bulunan 1086 sayılı HUMK zamanında dolmuştur. Böyle olunca uyuşmazlığın çözümünde uygulanması gereken kanun hükümlerinin HUMK'nın ilgili hükümleri olduğu kuşkusuzdur.
                  1086 sayılı HUMK'nın ilgili 27. maddesi ise "Mahkeme vazifedar veya salahiyettar olmadığından dolayı dava arzuhalinin reddine karar verdiği takdirde arzuhali ve dava dosyasını ait olduğu mahkemeye gönderir ve yeniden harç alınmaz." hükmünü içermektedir.
                  HUMK'nın 193. maddesi de; 
                  "Davacı, iptaline karar verilen dilekçenin yerine yeni bir dilekçe düzenleyip vermek zorundadır.
                  Görevsizlik veya yetkisizlik kararı verilmesi üzerine davacının karşı tarafa görevli veya yetkili mahkemede tebligat yaptırması zorunludur.
                  Her iki hâlde kararın kesinleşmesi tarihinden itibaren on gün içinde yeniden dilekçe verilmesi veya yeniden çağrı kâğıdı tebliğ ettirilmesi gerekir.
                  Aksi takdirde dava açılmamış sayılır. Kanunda belirtilen ayrık hükümler saklıdır." hükmünü amirdir.
                  Anılan madde hükümleri uyarınca yetkisizlik kararı veren mahkeme, yetkisizlik kararında "dava dosyasının talep hâlinde yetkili mahkemeye gönderilmesine" karar vermekle yetinir. Dava dosyasını kendiliğinden yetkili mahkemeye gönderemez. Dava dosyasının yetkili mahkemeye gönderilebilmesi ve davaya yetkili mahkemede devam edilebilmesi için davacının yetkisizlik kararının kesinleştiği tarihten itibaren on günlük süre içinde yetkili (ya da yetkisizlik kararını veren) mahkemeye dilekçeyle başvurması veya davalıya çağrı kağıdı çıkartarak tebligat yaptırması gerekmektedir. Aksi hâlde dava açılmamış sayılır. 
                  Görevli veya yetkili mahkemeye başvurma süresi on gün olup, bu süre hak düşürücü niteliktedir. Bu nedenle mahkemece kendiliğinden gözetilmesi gerekir.
                  Yetkili (veya yetkisiz) mahkemeye başvuru bir dilekçe ile olur. Ancak HUMK'nda bu dilekçe için bir şekil öngörülmemiştir. Bu dilekçe bir dava dilekçesi olmayıp, dilekçede davanın yetkili mahkemede görülmesi için gerekli işlemlerin yapılması istenir.
                  Sözü edilen on günlük başvuru süresi içinde yetkili (veya yetkisiz) mahkemeye başvurarak, karşı tarafa yapılacak tebligat giderinin ve varsa dosya gönderme masrafının ödenmesi gerekli ve yeterlidir.
                  Davacı, yetkisizlik kararı kesinleşmeden yani on günlük başvuru süresi henüz işlemeye başlamadan önce de başvurusunu yapabilir, bu başvuru da geçerlidir. Keza, bunu engelleyen bir kanun hükmü bulunmamaktadır.
                  Yukarıda belirtildiği gibi yetkisizlik kararının kesinleşmesinden itibaren on gün içinde yetkili (veya yetkisizlik kararını veren) mahkemeye dilekçeyle başvurulmadığı veya çağrı kağıdı çıkarılmadığı takdirde dava açılmamış sayılır.
                  Somut uyuşmazlık bu açıklamalar ışığında değerlendirildiğinde; Ankara 3. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen 07.04.2011 gün ve 2011/17 E., 2011/127 K. sayılı yetkisizlik kararının 26.05.2011 tarihinde kesinleştiği, anılan mahkemenin 27.05.2011 tarihli yazısı ile dosyayı yetkili Sincan Asliye Hukuk Mahkemesine gönderdiği, davacı vekilince dosyanın yetkili mahkemeye gönderilmesi talebini içeren bir dilekçe dava dosyası içerisinde bulunmamakta ise de, gönderme yazısı ekindeki açıklamadan karşı tarafa yetkili mahkemede tebligat yaptırmak için gerekli tebligat giderinin davacı tarafça yatırıldığı anlaşılmaktadır. Bu durumda, HUMK'nın 193. maddesinde öngörülen usul işleminin on günlük hak düşürücü süre içerisinde yerine getirildiği ve davanın açılmamış sayılması koşullarının oluşmadığı açıktır.
                  Hâl böyle olunca, yukarıda açıklanan hususlara değinen ve HUMK'nın 193/son maddesi uyarınca davanın açılmamış sayılması koşullarının oluşmadığını kabul eden direnme kararı yerindedir. 
                  Ne var ki, bozma nedenine göre davanın esasına yönelik diğer temyiz itirazları Özel Dairece incelenmediğinden, bu yönde inceleme yapılmak üzere dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir. 
                  S O N U Ç : Yukarıda açıklanan nedenlerle direnme uygun olup davacı ve davalı vekillerinin davanın esasına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 8. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 09.05.2018 gününde oy birliği ile karar verildi.

                  Cevapla

                  Hukuk Genel Kurulu         2018/470 E.  ,  2018/1130 K.


                    "İçtihat Metni"

                    MAHKEMESİ :İcra Hukuk Mahkemesi

                    Taraflar arasındaki "haczedilmezlik" şikâyeti nedeniyle yapılan yargılama sonunda Ankara 11. İcra (Hukuk) Mahkemesince şikayetin reddine dair verilen 04.02.2014 gün ve 2012/1229 E., 2014/88 K. sayılı karar şikayetçi-borçlu vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 10.06.2014 gün ve 2014/14791 E., 2014/16896 K. sayılı kararı ile: 
                    "...Borçlu, Ankara 8. İcra Müdürlüğü'nün 2007/11491 Esas (yeni Esas 2012/14069) ve Ankara 10. İcra Müdürlüğü'nün 2007/9335 sayılı dosyalarından emekli maaşına konulan haczin kaldırılmasını talep etmiş, mahkemece Ankara 8. İcra Müdürlüğü dosyasında davacı borçlunun emekli maaşına haciz konulması için yazılmış müzekkereye rastlanmadığı ve borçlu tarafından ispatlanamadığı gerekçesiyle Ankara 8. İcra Müdürlüğü'nün 2007/11491 sayılı dosyası ile ilgili şikayetin bu nedenle reddine, yine Ankara 10. İcra Müdürlüğü dosyası ile ilgili şikayeti inceleme görevinin mahkemenin görev alanına girmediği gerekçesiyle reddine karar verildiği anlaşılmıştır.
                    Şikayet konusu edilen Ankara 8. İcra Müdürlüğü'nün 2012/14069 Esas (eski Esas 2007/11491) sayılı dosyasının incelenmesinde, borçlunun emekli maaşı üzerine haciz konulması için ilgili kuruma müzekkere yazıldığı ve bu müzekkereye Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı Kırıkkale İl Müdürlüğünce 16.05.2008 tarihinde verilen cevapta, haczin sıraya konulduğunun bildirildiği görülmüştür.
                    O halde mahkemece, Ankara 8. İcra Müdürlüğü'nün 2012/14069 Esas (eski Esas 2007/11491) sayılı dosyası ile ilgili işin esası incelenerek borçlunun emekli maaşında haciz bulunup bulunmadığı Sosyal Güvenlik Kurumundan sorularak oluşacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.
                    Öte yandan mahkemenin Ankara 10. İcra Müdürlüğü'nün 2007/9335 sayılı takip dosyasını iş bölümü nedeniyle tefrik ederek ilgili mahkemeye göndermesi gerekirken, mahkemenin görev alanı kapsamında olmadığı gerekçesiyle bu dosya ile ilgili şikayetin reddi yönünde hüküm tesisi de doğru bulunmamıştır…"
                    gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.


                    HUKUK GENEL KURULU KARARI 

                    Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: 
                    Şikâyet, emekli maaşının haczine ilişkin icra memuru işleminin kaldırılması istemine ilişkindir.
                    Şikâyetçi (borçlu) vekili, karşı tarafça Ankara 8. İcra Dairesi ile Ankara 10. İcra Dairesinde yürütülen icra takipleri sırasında borçlu müvekkilinin almakta olduğu emekli maaşı üzerine haciz işlemi uygulandığını, yapılan hacizlerin 5510 sayılı Kanun'un 93. maddesine aykırı olduğunu ileri sürerek, haciz işlemlerinin kaldırılması isteminde bulunmuştur. 
                    Karşı taraf (acaklı) vekili, şikâyetin reddine karar verilmesini istemiştir.
                    Yerel mahkemece, Ankara 8. İcra Dairesinin 2012/14069 sayılı takip dosyasında borçlunun emekli maaşına haciz konulması için bir karar ve yazıya rastlanılmadığı, şikâyette bulunan tarafın da duruşmaya gelmediği ve davasını ispat etmekten kaçındığı, istemin şikâyet olması nedeniyle dosyanın işlemden kaldırılmadığı gerekçesiyle şikâyetin reddine, Ankara 10. İcra Dairesinin 2007/9335 sayılı takip dosyasında ise inceleme görevinin mahkemeye ait olmayıp, ortada usulüne uygun yapılmış bir şikâyetin bulunmadığı gerekçesiyle istemin reddine karar verilmiştir.
                    Şikâyetçi vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde yer alan gerekçelerle bozulmuştur.
                    Mahkemece, şikâyetin tam anlamıyla dava olduğu söylenemez ise de, niteliğine aykırı düşmediği sürece 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümlerinin şikâyette de uygulanacağı, HMK'nın 24, 25 ve 26. maddeleri uyarınca da hâkimin, tarafların getirdiği delillerle bağlı olduğu, kendiliğinden delil toplayamayacağı, bu nedenle şikâyette bulunan tarafın Sosyal Güvenlik Kurumundan getirtilmesini istemediği bir delili mahkemenin kendiliğinden isteyemeyeceği, öte yandan iki ayrı icra dosyası için tek harç yatırılarak ve tek dilekçe ile şikâyette bulunulduğu, oysa ki her bir dosyanın farklı mahkemenin iş bölümüne girdiği, bozma kararında iş bölümü nedeniyle tefrik kararı verilmesi gerektiği belirtilmiş ise de, dava ön şartı olan harç yatırılmadığından, baştan itibaren usulüne uygun olarak yapılmış bir şikâyetin bulunmadığı, böyle olunca da tefrik kararı verilemeyeceği gerekçesiyle önceki hükümde direnilmiştir 
                    Direnme kararını şikâyette bulunan vekili temyize getirmiştir.
                    Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık: Ankara 8. İcra Dairesinin 2012/14069 sayılı takip dosyasındaki şikâyet bakımından borçlunun emekli maaşının haczedilip haczedilmediği hususunda mahkemece yapılan incelemenin yeterli olup olmadığı, emekli maaşı üzerine haciz konulup konulmadığının mahkemece Sosyal Güvenlik Kurumundan sorulmasının taraflarca getirilme ilkesine aykırı olup olmadığı, ayrıca şikâyette bulunan tarafından mahkemeler veznesine tek harç yatırılmak suretiyle iki ayrı icra dosyası için şikâyette bulunulduğu gözetildiğinde, Ankara 10. İcra Dairesinin 2007/9335 sayılı dosyası için baştan itibaren harcı yatırılarak yapılmış bir şikâyetin bulunup bulunmadığı, varılacak sonuca göre bu dosya hakkındaki şikâyetin iş bölümü nedeniyle tefrik edilip ilgili mahkemeye gönderilmesinin gerekip gerekmediği noktalarında toplanmaktadır. 
                    Öncelikle belirtilmelidir ki, borçlunun, haczedilen bir malın haczi kabil olmadığını ileri sürmesi hâlinde, icra memurunun kendiliğinden haczi kaldırma yetkisi bulunmadığından, haczedilmezlik şikâyetiyle icra mahkemesine başvurması gerekir.
                    2004 sayılı İcra ve İflâs Kanunu'nun (İİK) 16. maddesi; " Kanunun hâllini mahkemeye bıraktığı hususlar müstesna olmak üzere icra ve iflâs dairelerinin yaptığı muameleler hakkında kanuna muhalif olmasından veya hadiseye uygun bulunmamasından dolayı icra mahkemesine şikayet olunabilir. Şikayet bu muamelelerin öğrenildiği tarihten yedi gün içinde yapılır.
                    Bir hakkın yerine getirilmemesinden veya sebepsiz sürüncemede bırakılmasından dolayı her zaman şikayet olunabilir." hükmünü taşımaktadır. 
                    Görüleceği üzere şikâyetin konusu icra (ve iflas) memurlarının yaptıkları işlemlerdir. Kural olarak sadece icra (ve iflas) dairelerinin işlemlerine karşı şikâyet yoluyla icra mahkemesine başvurulabilir.
                    İcra (ve iflas) memurunun yaptığı işlem kanuna aykırı ya da kanunda memura bırakılan konulardaki takdir yetkisinin olaya uygun kullanılmamış veya haklı bir sebep olmaksızın yapılması gereken işlem hiç ya da süresi içinde yapılmayıp sürüncemede bırakılmış ise bu işlemde hukuki yararı bulunan kişi şikâyet makamı olan icra mahkemesine başvurarak, yapılan işlemin denetlenmesini isteyebilir. 
                    Şikâyetin hukuki niteliği bakımından bir dava olmayıp, icra ve iflâs hukukunda düzenlenmiş kendine özgü bir kanun yolu olduğu gerek doktrin gerekse yargısal kararlarda kabul edilmektedir (Kuru B.: İcra ve İflâs Hukuku, İkinci Baskı, 2013, s.103, yine HGK'nın 05.04.2017 gün ve 2017/12-1141 E., 2017/641 K.). 
                    Teknik anlamda bir dava olmadığından, icra takibinin tarafları olan alacaklı ve borçlu dışında şikâyet konusu işlemin iptali yada düzeltilmesinde hukuken korunmaya değer yararı bulunan üçüncü kişiler de bu yola başvurabilirler.
                    Şikâyet bir dava olmadığından, şikâyet talebinde karşı tarafın hiç gösterilmemiş olması ya da yanlış gösterilmiş olması, şikâyetin reddini gerektirmez. Az yukarıda değinildiği gibi şikâyet, icra (ve iflas ) dairesinin bir işlemine karşıdır. Bu anlamda şikâyet, icra (ve iflas) dairesinin işlemine karşı öngörülmüş olsa da icra (ve iflas) dairesine karşı kabul edilen bir kanun yolu değildir. Uygulamada, şikâyetin pasif tarafı olarak, işlemle ilgisi olan kişi olduğundan icra takibinin diğer tarafı gösterilmektedir.
                    İcra mahkemesine arzedilen hususlar ivedi işlerden sayılır ve bu işlerde basit yargılama usulü uygulanır (İİK. m.18/1). Şikâyet bir dava olmadığı hâlde, incelenmesi Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nda (HMK) düzenlenmiş basit yargılama usulüne göre (HMK. m. 316- 322) yapılır. Basit yargılama usulünde dava bir dilekçe ile açıldığı hâlde şikâyet, icra mahkemesine verilecek bir dilekçe ile yapılabileceği gibi sözlü olarak şikâyet beyanının icra mahkemesinde tutanağa geçirilmesi ile de yapılabilir. Cevaplar da dilekçeyle olabileceği gibi sözlü de olabilir.
                    Kanunda ayrıca bir düzenleme bulunmayan hâllerde icra mahkemesi şikâyetin niteliğine göre duruşma yapılmasına gerek olup olmadığını taktir eder. İcra mahkemesi duruşma yapılmasını uygun gördüğü taktirde ilgilileri en kısa zamanda duruşmaya çağırır ve gelmeseler bile gereken kararı verir (İİK. m. 18/3). İki taraf gelmezse dahi HMK'nın 150. maddesi uyarınca şikâyet dosyası işlemden kaldırılmaz.
                    İcra mahkemesi, şikâyete konu işlemin tümünü inceleyerek gereken kararı vermek yetkisine sahiptir.
                    Diğer taraftan, HMK'nın 24. maddesinde düzenlenen tasarruf ilkesi, hâkimin iki taraftan birinin istemi olmaksızın kendiliğinden bir davaya bakamayacağını ve karara bağlayamayacağını ifade etmektedir. Şikâyet, kişisel yararların korunmasına hizmet ettiğinden ve kural olarak kamu yararı söz konusu olmadığından, ileri sürülmesi açısından tasarruf ilkesi geçerlidir. Diğer bir anlatımla, icra mahkemesinin şikâyeti inceleyebilmesi için kendisine bir talepte bulunulması gerekir. Ancak şikâyet konusu yapılmış bir işlemin dayandığı vakıaların aydınlatılması ve deliller açısından taraflarca hazırlanma ilkesi geçerli değildir. Kendiliğinden araştırma ilkesi gereğince, icra mahkemesi şikâyeti incelerken tarafların ileri sürdüğü deliller yanında kendisi de ileri sürülen vakıaların açıklığa kavuşması için tanık dinleyebilir, bilirkişiye başvurabilir, gerektiğinde keşfe karar verebilir. Yine, şikâyet dilekçesinde belirtilmemiş olsa bile şikâyete konu işlemlerle ilgili olanları kendiliğinden çağırıp dinleyebilir. 
                    Tüm bu açıklamalar kapsamında somut olaya gelindiğinde, Ankara 8. İcra Dairesinin 2012/14069 esas (eski 2007/11491esas) sayılı takip dosyasında 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun 93. maddesine aykırı olarak borçlunun emekli maaşı üzerine konulan haczin kaldırılması istenilmiştir. 
                    5510 sayılı Kanun'un 93/1. maddesine göre; bu Kanun gereğince sigortalılar ve hak sahiplerinin gelir, aylık ve ödenekleri, sağlık hizmeti sunucularının genel sağlık sigortası hükümlerinin uygulanması sonucu Kurum nezdinde doğan alacakları, devir ve temlik edilemez. Gelir, aylık ve ödenekler; 88 inci maddeye göre takip ve tahsili gereken alacaklar ile nafaka borçları dışında haczedilemez. Bu fıkraya göre haczi yasaklanan gelir, aylık ve ödeneklerin haczedilmesine ilişkin talepler, borçlunun muvafakati bulunmaması hâlinde, icra müdürü tarafından reddedilir.
                    Şikâyetin konusu bu düzenlemeye aykırı bir haciz işlemi yapılıp yapılmadığına ilişkin olup, icra memurunun yasanın amir hükmüne aykırı bir işlem yapıp yapmadığını mahkemenin kendiliğinden araştırarak aydınlatması gerekmektedir. İcra takip dosyasında borçlunun emekli maaşı üzerine haciz konulması için ilgili kuruma 10.04.2008 tarihinde müzekkere yazılmış, Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı Kırıkkale İl Müdürlüğünce 16.05.2008 tarihinde verilen cevapta haczin sıraya konulduğu bildirilmiştir. Bu durumda, belirtilen müzekkereler uyarınca borçlunun emekli maaşı üzerine haciz konulup konulmadığının Sosyal Güvenlik Kurumundan sorularak açıklığa kavuşturulması ve oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekmektedir. 
                    Diğer taraftan icra teşkilatının temel organı, icra işlerinde birinci derecede görevli olan icra dairesidir. Hangi takip yolu olursa olsun, takip icra dairesine başvuru ile başlar. Her adliye mahkemesinin yargı çevresinde yeteri kadar icra dairesi bulunur. Nüfus ve iş yoğunluğu dikkate alınarak o yerde birden fazla icra dairesi kurulabilir. İcra daireleri, icra mahkemesi hâkiminin daimi gözetimi ve denetimi altında ise de icra mahkemesine bağlı bir organ değildir. Bu nedenle icra daireleri mevzuat tarafından kendisine verilmiş olan yetkileri icra mahkemesine danışmadan doğrudan doğruya kullanırlar. 
                    İcra mahkemeleri ise, icra ve iflas işleri için kurulmuş özel mahkemelerdir. 
                    İcra (ve iflas) dairelerinin işlemlerinin şikâyet veya itiraz yoluyla incelenmesi ve kanunla kendisine verilen diğer icra işlerine bakmak üzere icra dairesinin üstünde icra mahkemesi kurulmuştur.
                    İİK'nın 4. maddesine göre, icra ve iflas dairelerinin muamelelerine karşı yapılan şikâyetlerle itirazların incelenmesi icra mahkemesi hâkimi yahut kanun gereğince bu görev kendisine verilmiş olan hâkim tarafından yapılır. İş durumunun gerekli kıldığı yerlerde Hâkimler ve Savcılar Kurulunun olumlu görüşü ile Adalet Bakanlığınca icra mahkemesinin birden fazla dairesi kurulabilir. Bu durumda icra mahkemesi daireleri numaralandırılır. İcra mahkemesinin birden fazla dairesi bulunan yerlerde iş dağılımı ve buna ilişkin esaslar, Hâkimler ve Savcılar Kurulunca belirlenir. Her icra mahkemesi hâkimi, kendisine Adli Yargı Adalet Komisyonu Başkanlığınca dönüşümlü olarak bağlanan icra ve iflas dairelerinin muamelelerine yönelik şikâyetleri ve itirazları inceler, bu dairelerin gözetim ve denetimlerini yapar, idari işlerine bakar.
                    Bu düzenlemeden de anlaşılacağı üzere, gerek icra daireleri arasında ve gerekse icra mahkemesi ile icra daireleri arasında görev değil, iş bölümü ilişkisi söz konusudur.
                    Öte yandan 492 sayılı Harçlar Kanunu'nun 1. maddesinde, anılan kanuna göre alınacak harçlar arasında yargı harçları da sayılmıştır.
                    Yargı harcı, Devletin mahkemeler aracılığıyla yaptığı hizmete, ondan yararlananların katkısıdır (YİBK'nun 16.12.1983 gün ve 1983/5 E., 1983/6 K. sayılı kararı). Yargı harcına tabi işlemler, mahkeme harçları ile icra ve iflas harçlarıdır. Mahkeme harçları da başvurma harcı, celse harcı ve karar ve ilam harçlarından oluşmaktadır. 
                    Harçlar Kanununun 2. maddesinde, yargı işlemlerinden bu Kanun'a bağlı (1) sayılı Tarifede yazılı olanların yargı harçlarına tabi olacağı belirtilmiştir. 
                    Harçlar Kanunu'na ekli 1 sayılı Tarifenin A-I/1 uyarınca, şikâyet yoluyla icra mahkemesine yapılan başvuruda da maktu başvurma harcı ile maktu karar ve ilam harcı alınır.
                    Davanın açılmasına esas teşkil eden harç, başvurma harcı ile peşin karar ve ilam harcıdır. Bunlardan başvurma harcı, salt davanın açılması ile ilgili olduğundan Harçlar Kanunu'nun "maktu harçlarda ödeme zamanı" başlıklı 27. maddesi uyarınca ilgili bulunduğu işlemin yapılmasından önce peşin olarak ödenmesi gerekir. Bunun yanında peşin karar ve ilam harcının sonradan tamamlanması mümkündür. 
                    Harçlar Kanunu'nun 32. maddesi uyarınca yargı işlemlerinden alınacak harçlar ödenmedikçe takip eden işlemler yapılamaz. Bu durumda dava başvurma harcının noksan olması hâlinde tamamlanması mümkün ise de harcın hiç alınmamış olması durumunda açılmış bir davadan söz edilemez.
                    Somut olayda, mahkemeler veznesine tek harç (başvurma ve peşin karar ve ilam harcı) yatırılmak suretiyle iki ayrı icra dosyası için şikâyette bulunulmuş ise de, bu harcın hangi icra dosyası için yatırıldığı belirgin olmadığından, harcın hiç yatırılmadığından söz edilemez. Bu nedenle, iş bölümü uyarınca dosya tefrik edilip Ankara 10. İcra Dairesinin bağlı bulunduğu icra mahkemesine gönderildiği takdirde harcın tamamlanması mümkündür. 
                    Bu durumda, mahkemece açıklanan nedenlerle Ankara 10. İcra Dairesinin 2007/9335 sayılı takip dosyası ile ilgili şikâyet bakımından tefrik kararı verilerek, dosyanın ilgili mahkemeye gönderilmesi gerekirken önceki kararda direnilmesi isabetli değildir. 
                    O hâlde, yerel mahkeme direnme kararının bozulması gerekir.
                    SONUÇ: Şikâyetçi vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun 366/III. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 23.05.2018 gününde oy birliği ile karar verildi.

                    Cevapla

                    Hukuk Genel Kurulu         2018/469 E.  ,  2018/1134 K.


                      "İçtihat Metni"

                      MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi

                      Taraflar arasındaki “aile konutu şerhi konulması ve ipoteğin kaldırılması" davasından dolayı bozma üzerine direnme yoluyla verilen Küçükçekmece 5. Aile Mahkemesince verilen 31.03.2015 gün ve 2015/40 E.- 2015/250 K. sayılı kararının bozulmasını kapsayan ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulundan çıkan 06.12.2017 gün ve 2017/2-2934 Esas, 2017/1556 Karar sayılı kararın, karar düzeltme yoluyla incelenmesi davalı ... vekili tarafından verilen dilekçe ile istenilmiş olmakla Hukuk Genel Kurulunca dilekçe, düzeltilmesi istenen karar ve dosyadaki ilgili bütün belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
                      Hukuk Genel Kurulunun bozma kararında yer alan açıklamalara göre 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun Geçici madde 3 atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440. maddesinde sayılan sebeplerden hiçbirisine uygun olmayan karar düzeltme isteminin REDDİNE, aynı Kanunun 442/3. ve 4421 sayılı Kanunun 4/b-1 maddeleri gereğince takdiren 300,00 TL para cezasının karar düzeltme isteyenden alınarak Hazineye gelir kaydedilmesine, karar düzeltme harcı peşin alındığından harç alınmasına yer olmadığına, 23.05.2018 gününde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.


                      KARŞI OY

                      TMK’nun 194/1 maddesi gereğince, malik olan eş, malik olmayan eşinin açık rızasını almadan aile konutu olarak özgülenen taşınmaz üzerindeki hakları sınırlayamaz ve somut olaydaki gibi bu taşınmaz üzerine ipotek tesis ettiremez. Böyle bir tehlikeyi önlemek için, malik olmayan eş, malik olan eşin muvafakatine ihtiyaç duymadan, aile konutu olarak özgülenen taşınmaz malın tapu kütüğüne konutla ilgili gerekli aile konutu şerhinin verilmesini tapu müdürlüğünden isteyebilir.
                      Ancak aile konutuna ait tapu kütüğünde böyle bir aile konutu şerhi yok ise, TMK’nun 1023. maddesi gereğince, tapu kütüğündeki tescile iyiniyetle dayanarak mülkiyet veya somut olaydaki ipotek hakkı gibi bir başka aynî hak kazanan üçüncü kişinin bu kazanımı korunur. Burada iyiniyet karinesinden üçüncü kişi yararlanır.
                      Böyle bir durumla karşılaşan malik olmayan eş, ayni hak kazanan üçüncü kişiye karşı TMK’nun 1025. maddesine dayanarak açacağı davada sonuç alabilmek için iki maddi vakıayı TMK’nun 6. maddesi gereğince ispat etmek zorundadır. Bunlardan birincisi, somut olayda üzerine ipotek tesis edilen konutun aile konutu olarak özgülenmiş olduğudur. İkincisi ise, lehine ipotek tesis edilen üçüncü kişinin TMK’nun 1024. maddesi gereğince iyiniyetli olmadığı yani bu konutun aile konutu olarak özgülendiğini bilen veya bilmesi gereken bir kişi olduğu vakıasıdır. Burada ispat külfeti davacıda, yani malik olmayan eştedir.
                      TMK’nun 194/1 maddesiyle aile konutuna getirilen koruma, herkese karşı ileri sürülebilecek ve eşya hukuku ilkelerini ortadan kaldıracak mutlak bir hak değildir.
                      Somut olayla ilgili olmasa bile, genel olarak, şu hususu da ifade etmek gerekir ki malik olan eşin yüzlerce konutu olabilir. Bunlardan hangisinin aile konutu olarak özgülendiği, üzerinde bir şerh olmadıkça anlaşılamaz. Ayrıca uygulamada, iyiniyetli olmayan taleplere de rastlanmaktadır. Bu yüzden, aile hukuku ilkeleri ile eşya hukuku ilkeleri bir arada korunmalıdır. Yine hukuk muhakemesine özgü ispat kurallarının korunmasında da titizlik gösterilmelidir.
                      Bu itibarla, yerel mahkemece özel daire bozma kararına uyulması gerekirken direnilmesinin doğru olmadığını ve bu yüzden karar düzeltme talebinin kabulü ile yerel mahkeme kararının bozulması gerektiğini düşündüğümden saygıdeğer çoğunluğun karar düzeltme talebinin reddine ilişkin kararına muhalifim. 

                      Cevapla

                      Adınız:





                      Web Tasarım ve Yazılım Dizaynist Bilişim