Hukuk Medeniyeti Anasayfa
Giriş Yap Üyelik Girişi
Haberler Haberler
İçtihatlar
İçtihatlar Koleksiyonlar
Forumlar
İnfaz Hesaplama İnfaz Hesaplama
Hukuki Soruları Sor Vatandaş Soruyor
Şerhler
Şerhler
Yargıtay Karar Arama Motoru Arama
İletişim İletişim
Hukuk Medeniyeti Facebook Facebook
Giriş Yap Üye Ol





Sitenize Ekleyin

EMİR KAYA / Bir Hakim Adayının Türkiye Adalet Akademisi ve Adaylık Gözlemleri



Bir Hakim Adayının Türkiye Adalet Akademisi ve Adaylık Gözlemleri[1]

 

İnsan çıktığı her yolu bakış açısıyla, beklentileriyle, kabiliyetleriyle, kişiliğiyle, hayalleri ve hedefleriyle şekillendirir. O yüzden her adayın staj serüveni ne kadar birbirine benzese de o kadar birbirinden farklıdır aslında. Ben tüm bu verileri ceteris paribus kabul ederek ortalama bir adayın gözüyle adaylık sürecini anlatmaya çalışacağım. Yazılanların tamamı kişisel gözlemlerden ibaret olup aksi her zaman ileri sürülebilir.

Adli yargı adaylık dönemi, kırk beş günlük adliye stajının ardından Akademi eğitimi, sonrasında Yargıtay ve görev stajlarından oluşuyor. Biz ağırlıklı olarak Akademi kısmı olmak üzere ilk iki aşamayı inceleyeceğiz.

Zorlu bir sınavın sonrasında göreve başlamak her aday için tarifsiz bir mutluluk. Hem gurur ve heyecan kaynağı hem yeni umutların dönüm noktası… Ama güzel olan her şey gibi bu durum da kısa sürüyor ve adliyede geçen bir kaç günün ardından yerini başka duygulara bırakıyor.

Adliyelerde benim gördüğüm en büyük sıkıntı adaylığa dair yüzeysel bir prosedür dışında oturmuş bir sistemin olmaması. Adaya yalnızca hangi zaman diliminde nerde bulunması gerektiğini gösteren bir yol haritası veriliyor. Bunun ötesinde ne hangi mahkemeden ya da savcılıktan hangi kazanımlarla ayrılması gerektiği öğretiliyor ne de bunun kontrolü yapılıyor. Yani stajın verimliliği tamamen adayın disiplinine ve özverisine bırakılıyor. Yine stajda yanında bulunulan hakim ve savcılar da gerek yoğunluklarından gerekse nasıl yardımcı olacaklarıyla ilgili bilgi sahibi olmadıklarından, adaya istenilen dosyaları kalemden temin edebileceğini söyleyerek işleri buradaki personelin insafına teslim ediyorlar. Zaten staj müddetince muhatap olunan her kimse, adaylığın sefa sürülecek bir dönem olduğuna ilişkin vurgularla öyle bir algı oluşturur ki işini en fazla ciddiye alan adayda bile er ya da geç bir çözülme gerçekleşir. Sonuç olarak staj kalitesinin hakimin, savcının, personelin, en çok da adayın kişisel tutumuna bağlanması züldür.

Mahkemelerde yaptığım bir diğer gözlem de, mesleki reflekslerin gayret etmeksizin yalnızca zamanla oturmasını bekleyen ve değişen mevzuat karşısında kendini güncellemeyi başaramayan hakimler hakkında... Bu konuda ne demek istediğimi bir anekdotla açıklayacağım. Staj yaptığımız ağır ceza mahkemesi reisi, tanışma esnasında bizlere “Sizin artık kitapla-kanunla işiniz kalmadı” demişti. Tabii biz başkanın latife yaptığını düşündük, ta ki hala 765 sayılı Ceza Kanunu’na göre hüküm kurduğunu görene kadar. Yine aynı mahkeme başkanı müzakere sırasında üstünkörü incelediği cinsel saldırı suçuyla ilgili dosyada “O iş olmuş ama delil yok” deyip beraat vererek hakimin vicdani kanaatini nasıl kullandığını, sanığın şüpheden nasıl yararlandığını uygulamalı olarak gösterdi.  

Kırk beş günlük demo niteliğindeki stajın ardından merkez ve taşra adaylarının tamamı ilk ve son eğitimlerini almak üzere Türkiye Adalet Akademisinde toplandıklarında, tek ve en önemli meselesi hakim/savcı adaylarının mesleki eğitimi olan bu kurumdan bambaşka bir vizyon beklense de zamanla Akademi ortamı adliyeyi aratır hale geliyor.

Akademide eğitim, adayların takribi elli kişilik sınıflara ayrılarak kıdemli hakim ve savcılardan aldığı teorik ve pratik dersler üzerine kurulu. Buradaki en önemli eleştiri öğretim görevlilerinin yeterliliğiyle alakalı… Hiç şüphesiz zekasından, duruşundan, bilgi birikiminden, tevazuundan ilham alınacak çok sayıda meslek büyüğü var. Ancak bildiklerini sistematik biçimde aktarmak başka bir disiplin… Bunu başarabilen görevlilerin sayısının da bir hayli az olması eğitimin verimliliğini düşüren önemli bir etken. Adayların, büyük kısmı fakültenin kötü bir taklidi olan teorik derslere çok fazla boğulması, asıl ihtiyaç olan uygulamaya dönük kazanımların önündeki en büyük ayak bağı… Bunun gerçekleştirilememe sebebinin biraz da mevcudun yol açtığı hantallık olduğunu düşünüyorum.

Akademinin eğitim kadrosunun hakim ve savcılardan oluştuğunu belirttik. Bu göreve seçilme nedeninin başında, sanıyorum, hakim-savcıların tecrübeli olmaları geliyor. Aynı konularda belki binlerce olay ve dosya görmeleri, dersteki tavırlarına da yansıyarak anlatılanlara güven duyulmasını sağlıyor. Ancak tecrübe bununla birlikte, aynı işi uzun süre yapmaktan kaynaklanan bir meslek körlüğü de getiriyor. Yani sorunlara alternatif çözümler üretememe, sistemin kusurlu yanlarını görememe gibi... Dersler her ne kadar teori odaklı gitse de akışı bozacak doktrin tartışmaları hocalar tarafından hoş karşılanmıyor. Gerektiğinde doğru olduğu düşünülen kararlarda çekinmeden direnilmesini öğütleyerek adayları yüreklendiren Yargıtay üyeleri, aradan birkaç saat geçmeden kanunu anlattığı şekilde yorumlamadığını söyleyen arkadaşa, “Sen öyle yap, biz nasılsa bozarız” diyerek rest çekebiliyor. Yine uzmanlığına çok yakın konulardaki soruları “Bizim dairenin görev alanına girmiyor” şeklinde yorumlarla başka derslere havale edip en ufak fikir yürütmesini bile yapmak istemeyenler ağırlıkta… Bu da işlerin bir süre sonra nasıl ezberden yürütüldüğünü, hukuki muhakemenin körelip fabrikasyona geçildiğini özetliyor aslında. Dolayısıyla birikimlerin yanında meslek kusurları da adaylara bir şekilde aktarılmış oluyor. Bu durumu bertaraf etmenin yolu, kadronun eğitimcilerden oluşturulması mı olmalı peki? Üniversitelerdeki öğretim görevlilerinin, yüzünü uygulamaya çeviren mesleğin avukatlık olduğu düşünülürse bu tarz bir seçimde, adaylara verilecek eğitimin içinin şimdiki kadar bile dolmayacağı aşikar… Ülkemizde bu işi kotarabilecek başka meslek grupları var mı bilemiyorum ancak mevcut durumda tüm eksiklerine rağmen Akademideki eğitimin hakim-savcılarla yürütülmesi, marjinal fayda açısından daha akıllıca görünüyor.

Derslerin dışında, Akademide adayların mesleki etik ve adalete yönelik hangi değerlerle buluştuğu konusunu incelemeden önce bu safhaya kadar nasıl gelindiğine kısaca göz atalım: Fakülteyi bitirdikten sonra avukatlık ya da akademisyenlik yapmak istemeyen çoğu öğrenci soluğu hakimlik sınavlarında alıyor. Pek az bir kısım müstesna, mezunlar adaletle hükmetmek için değil, günümüz şartlarında sağlam bir meslek sahibi olmak için uğraş gösteriyor. Tabii her ne saikle olursa olsun bu sınav için yoğun bir gayret sarf ediliyor. Yazılı sınavı kazanmanın sevinci yaşanmadan, her dönem farklı hesapların güdülerek emeklerin acımasızca harcandığı (mülakatta torpilin, referansın adalete etkilerine, başka tartışmaların konusu olduğundan, değinmeden geçiyorum) sözlü sınav gündeme geliyor. Sınav sonuçlanıncaya kadar aday adayları travmaya varan duygu geçişleri yaşıyor. Geçen yıl idari yargı mülakatından elendiğimde, haftalarca mahsulü yanmış çiftçiler gibi dolaştığımı hatırlıyorum. Neticede sınavı kazanma kaygısı, adaleti de hakkaniyeti de bir kenara bıraktırıyor. Göreve başladıktan sonra da mesele bütünüyle kişisellikten sıyrılmıyor. Adaylar sınav sürecini öylesine kendi hayatlarına odaklanarak atlatıyorlar ki hakimlik/savcılığın getirdiği sorumluluğun bilincine tam anlamıyla varılamıyor. Bu noktada Akademiye söz konusu yıpranmışlığın izlerini silecek çalışmalar yapmak düşüyor. Ancak nedense mesleğe yönelik hiçbir değer üretilemiyor. Derslerde de sıkça dile getirilen “Hz. Ömer adaleti” sağlamanın yolları gösterilmiyor ve galiba bu yollar bilinmiyor. Bunun yerini, taşradan merkeze en kestirme yoldan nasıl gelineceği, nitelikli terfi için çıkarılması gereken dosya sayısı, temyizden bozuk yememenin incelikleri, müfettişin gönlünün teftiş boyunca nasıl hoş tutulacağı gibi meziyetlerin bilgisi alıyor.  

Zaman zaman, mesleğin getirdiği yükle sağladığı prestij arasında denge kuramayan ya da sebebini yalnızca gençlik ve tecrübesizlikle açıklayamadığım davranışlar sergileyen arkadaşlarla karşılaşıyoruz. Adaylardan beklediği vakarı, ağırlığı, ciddiyeti bulamayan yönetim de bunları törpülemek adına garip bir homojenleştirme gayretine giriyor. Bunun ölçüsü kaçtığında da artık insan olmaktan kaynaklanan farklılıklara bile tahammül edemeyen bir anlayış ortaya çıkıyor. Bir şekilde baskı altına alınan aday kendisi gibi davranma cesaretini gösteremez oluyor. Tabii burada adaylara otoriteden göz açtırılmıyormuş gibi bir izlenim vermek doğru olmaz. Hiçbir özeleştiri yapmaksızın yine bildiği gibi devam eden adayımız, sadece kimin yanında nasıl davranacağını öğrenir.

Bekar hakim ve savcı adayları için Akademideki sosyal ortamın tam bir cazibe merkezi olduğunu belirterek magazin boyutuna da değinebiliriz. Özellikle hanım adayların taşrada yaşayacakları muhtemel sorunlardan bahisle, sık sık atanmadan evvel evlenmelerinin telkin edilmesi adayları zorlama arayışlara sürüklüyor. Çevresel bu yönlendirmeden bağımsız olarak, adaylar da eş seçimini buradan yapmayı fırsat olarak görüyorlar. Böylesine hassas bir konuda geleceğin hakim ve savcılarının yaklaşımları insanı ister istemez şaşırtıyor. Herkese potansiyel seçeneklermiş gözüyle bakarak işi stratejik bir oyun haline getirenler de var; sığ, zahirperest düşünceleriyle çapsızlığını ortaya koyanlar da. Elbette ki bunlar özel hayata dair konular ancak şahsi meselelerinde bile bu denli gayriciddi davranan kimselerin profesyonel yaşamlarındaki tutumunu kestirmek zor olmasa gerek.

Adaylara en çok salık verilen konuların başında yüksek lisans eğitimi yapmak geliyor. Ama bunun yararları uzmanlaşma ya da daha nitelikli kararlar vermeden ziyade özlük haklarına ilişkin avantajlara indirgenince iş acıklı bir hal alıyor. Derste yüksek lisans konusunda çağrı yapan hakim beyin, üniversitelerde kelepir bir fiyattan tamamlanacak eğitimin, meslekte rakiplerden(!) bir yıl önce birinci sınıfa ayrılma sağladığını, bunun da maaşa yansıyan kısmının nasıl yüksek lisansın maliyetini karşıladığını büyük bir ciddiyetle anlatması hakikaten enteresandır.

Meslekte profesyonelleşmeyi hızlandıracak önemli bir adımın hukuk ve ceza hakimliği adaylığının birbirinden ayrılması olduğunu düşünüyorum. Atandığında ne hakimi olacağını bilmeyen aday kendisini ne ceza ne de hukuk konularına tam anlamıyla yakın hissedebiliyor. Hakimin hukuku bilmesi de yasada durduğu gibi durmadığından mevzuat karşısında özellikle mesleğin ilk yıllarında savunmasız kalınıyor. Şu anki şartlarda bu ayrım uygulama için bile mümkün görünmezken adaylık sürecinde bunun büsbütün bir hayal olduğu da gerçektir.

Akademideki dindarlık temayülü ise gözüme çarpan bir diğer nokta… Din konusunda adaylardan ayrı bir duyarlılık bekleniyor. Belli bir farkındalık oluşturmak için de zaman zaman sabah namazı programları, Kur’an-ı Kerim dersleri, dini sohbetler gibi faaliyetler düzenleniyor. Bunların serbest bırakılmasıyla bizzat organize edilmesi arasında derin bir fark olduğu kanaatindeyim. Gerçi “Bu programlar yapılmasın” demekten imtina ediyorum. Birincisi, kişisel olarak hayra engel olmak düşüncesinden Allah’a sığınıyorum. İkincisi ise hümanizm, ahlak anlayışı, özsaygı, ahiret inancı, adı ne olursa olsun, hakimin vicdanıyla kontak kuracak bir denetleyiciye ihtiyacı olduğundan bu tarz yönlendirmelerin bir şekilde fren mekanizması oluşturabileceğini düşünüyorum. Zaten gönüllülük esasına tabi olan aktivitelerin abartılı bir yanı da yok açıkçası… Asıl handikap durumun adaylar tarafından nasıl algılandığıyla alakalı… Bu algı da başlıca iki tip profil ortaya çıkarıyor: 1) Programlarda yer almayı, üst düzeyle irtibat kurma, aynı safta gözükme, diğerlerinden sıyrılma aracı olarak görüp ihlası kaçıranlar... 2) Günlük hayatında dini referanslarla hareket etmediği halde ayrık gözükmemek için ‘mış gibi’ yaparak kendinden ödün verenler… Kalplerde olanı Allah bilir; ben kimseyi riya ya da münafıklıkla itham edecek cüreti kendimde bulamadığımdan, hissettiğim tehlikeye temasla yetiniyorum.

Staj aşamalarını birbirinden ayıran dönüm noktalarında genelde öngörülemezlik hakim... Adaylık takviminin işleyişine dair yetkili ağızlardan son dakikaya kadar bilgi alınamaması zihinlerde kaosa neden oluyor. Bu belirsizliğin getirdiği stres; çoğu kimse için Ankara’da yerleşik bir düzen kuramama, Akademide çetin geçen kış şartları ve merkeze ulaşımın zor olması gibi fiziki koşullarla birleşince adaylarda “Bitse de gitsek” havası oluşturarak motivasyonu düşürüyor. 

Tüm bu gözlemleri toparlayacak olursak, mevcut durumda, bu sistemle (istisnalar haricinde) kanunu iyi uygulayan hakim-savcıların ötesine geçileceğini zannetmiyorum. Bu gidişle beraber, üst üste ve artan sayılarda yapılan alımların kaliteyi daha da düşüreceğini düşünüyorum. Akademinin, henüz perde arkasında neler olduğunu bilemediğimiz ve uzaktan yalnızca turistik gezileri andıran ülkelerle işbirliği projelerinin sonuçlarını merakla bekliyorum. Bu kısa gözlem yazısında belki köklü çözüm önerileri sunmak fazla iddialı ama Akademiye naçizane tavsiyem; güce göre şekillenen ve siyasetin, bürokrasinin tesiri altında kalan anlayışından sıyrılmasıdır. Adaylardan beklenilen standartların çerçevesi rasyonel şekilde oluşturulmalı, bunun dışındaki alanlarda karışık sinyaller vermekten vazgeçilmelidir.

Stajın yarısını tamamlamış bir hakim adayı olarak anlatacaklarım bunlar… Bu inceleme, çemberin ne içinde ne dışında olmayı gerektirdiğinden muhakkak ki ıskalanan, eksik ya da yanlış değerlendirilen hususlar vardır. Her şeye rağmen daha iyiye giden yolda yararlı olması umuduyla…



[1] Bu yazı 13 Mayıs 2015 tarihinde e-posta yoluyla tarafıma gönderilmiştir ve anonim olarak paylaşılmaktadır. Alıntı yapmak isteyenlerin yazının paylaşıldığı sayfanın linkine atıf yapmalarını rica ederim. Emir KAYA






Web Tasarım ve Yazılım Dizaynist Bilişim