EMİR KAYA / Bir Hakim Adayının Türkiye Adalet Akademisi ve Adaylık Gözlemleri

Bir Hakim Adayının Türkiye Adalet Akademisi ve Adaylık Gözlemleri[1]

 

İnsan çıktığı her yolu bakış açısıyla, beklentileriyle, kabiliyetleriyle, kişiliğiyle, hayalleri ve hedefleriyle şekillendirir. O yüzden her adayın staj serüveni ne kadar birbirine benzese de o kadar birbirinden farklıdır aslında. Ben tüm bu verileri ceteris paribus kabul ederek ortalama bir adayın gözüyle adaylık sürecini anlatmaya çalışacağım. Yazılanların tamamı kişisel gözlemlerden ibaret olup aksi her zaman ileri sürülebilir.

Adli yargı adaylık dönemi, kırk beş günlük adliye stajının ardından Akademi eğitimi, sonrasında Yargıtay ve görev stajlarından oluşuyor. Biz ağırlıklı olarak Akademi kısmı olmak üzere ilk iki aşamayı inceleyeceğiz.

Zorlu bir sınavın sonrasında göreve başlamak her aday için tarifsiz bir mutluluk. Hem gurur ve heyecan kaynağı hem yeni umutların dönüm noktası… Ama güzel olan her şey gibi bu durum da kısa sürüyor ve adliyede geçen bir kaç günün ardından yerini başka duygulara bırakıyor.

Adliyelerde benim gördüğüm en büyük sıkıntı adaylığa dair yüzeysel bir prosedür dışında oturmuş bir sistemin olmaması. Adaya yalnızca hangi zaman diliminde nerde bulunması gerektiğini gösteren bir yol haritası veriliyor. Bunun ötesinde ne hangi mahkemeden ya da savcılıktan hangi kazanımlarla ayrılması gerektiği öğretiliyor ne de bunun kontrolü yapılıyor. Yani stajın verimliliği tamamen adayın disiplinine ve özverisine bırakılıyor. Yine stajda yanında bulunulan hakim ve savcılar da gerek yoğunluklarından gerekse nasıl yardımcı olacaklarıyla ilgili bilgi sahibi olmadıklarından, adaya istenilen dosyaları kalemden temin edebileceğini söyleyerek işleri buradaki personelin insafına teslim ediyorlar. Zaten staj müddetince muhatap olunan her kimse, adaylığın sefa sürülecek bir dönem olduğuna ilişkin vurgularla öyle bir algı oluşturur ki işini en fazla ciddiye alan adayda bile er ya da geç bir çözülme gerçekleşir. Sonuç olarak staj kalitesinin hakimin, savcının, personelin, en çok da adayın kişisel tutumuna bağlanması züldür.

Mahkemelerde yaptığım bir diğer gözlem de, mesleki reflekslerin gayret etmeksizin yalnızca zamanla oturmasını bekleyen ve değişen mevzuat karşısında kendini güncellemeyi başaramayan hakimler hakkında... Bu konuda ne demek istediğimi bir anekdotla açıklayacağım. Staj yaptığımız ağır ceza mahkemesi reisi, tanışma esnasında bizlere “Sizin artık kitapla-kanunla işiniz kalmadı” demişti. Tabii biz başkanın latife yaptığını düşündük, ta ki hala 765 sayılı Ceza Kanunu’na göre hüküm kurduğunu görene kadar. Yine aynı mahkeme başkanı müzakere sırasında üstünkörü incelediği cinsel saldırı suçuyla ilgili dosyada “O iş olmuş ama delil yok” deyip beraat vererek hakimin vicdani kanaatini nasıl kullandığını, sanığın şüpheden nasıl yararlandığını uygulamalı olarak gösterdi.  

Kırk beş günlük demo niteliğindeki stajın ardından merkez ve taşra adaylarının tamamı ilk ve son eğitimlerini almak üzere Türkiye Adalet Akademisinde toplandıklarında, tek ve en önemli meselesi hakim/savcı adaylarının mesleki eğitimi olan bu kurumdan bambaşka bir vizyon beklense de zamanla Akademi ortamı adliyeyi aratır hale geliyor.

Akademide eğitim, adayların takribi elli kişilik sınıflara ayrılarak kıdemli hakim ve savcılardan aldığı teorik ve pratik dersler üzerine kurulu. Buradaki en önemli eleştiri öğretim görevlilerinin yeterliliğiyle alakalı… Hiç şüphesiz zekasından, duruşundan, bilgi birikiminden, tevazuundan ilham alınacak çok sayıda meslek büyüğü var. Ancak bildiklerini sistematik biçimde aktarmak başka bir disiplin… Bunu başarabilen görevlilerin sayısının da bir hayli az olması eğitimin verimliliğini düşüren önemli bir etken. Adayların, büyük kısmı fakültenin kötü bir taklidi olan teorik derslere çok fazla boğulması, asıl ihtiyaç olan uygulamaya dönük kazanımların önündeki en büyük ayak bağı… Bunun gerçekleştirilememe sebebinin biraz da mevcudun yol açtığı hantallık olduğunu düşünüyorum.

Akademinin eğitim kadrosunun hakim ve savcılardan oluştuğunu belirttik. Bu göreve seçilme nedeninin başında, sanıyorum, hakim-savcıların tecrübeli olmaları geliyor. Aynı konularda belki binlerce olay ve dosya görmeleri, dersteki tavırlarına da yansıyarak anlatılanlara güven duyulmasını sağlıyor. Ancak tecrübe bununla birlikte, aynı işi uzun süre yapmaktan kaynaklanan bir meslek körlüğü de getiriyor. Yani sorunlara alternatif çözümler üretememe, sistemin kusurlu yanlarını görememe gibi... Dersler her ne kadar teori odaklı gitse de akışı bozacak doktrin tartışmaları hocalar tarafından hoş karşılanmıyor. Gerektiğinde doğru olduğu düşünülen kararlarda çekinmeden direnilmesini öğütleyerek adayları yüreklendiren Yargıtay üyeleri, aradan birkaç saat geçmeden kanunu anlattığı şekilde yorumlamadığını söyleyen arkadaşa, “Sen öyle yap, biz nasılsa bozarız” diyerek rest çekebiliyor. Yine uzmanlığına çok yakın konulardaki soruları “Bizim dairenin görev alanına girmiyor” şeklinde yorumlarla başka derslere havale edip en ufak fikir yürütmesini bile yapmak istemeyenler ağırlıkta… Bu da işlerin bir süre sonra nasıl ezberden yürütüldüğünü, hukuki muhakemenin körelip fabrikasyona geçildiğini özetliyor aslında. Dolayısıyla birikimlerin yanında meslek kusurları da adaylara bir şekilde aktarılmış oluyor. Bu durumu bertaraf etmenin yolu, kadronun eğitimcilerden oluşturulması mı olmalı peki? Üniversitelerdeki öğretim görevlilerinin, yüzünü uygulamaya çeviren mesleğin avukatlık olduğu düşünülürse bu tarz bir seçimde, adaylara verilecek eğitimin içinin şimdiki kadar bile dolmayacağı aşikar… Ülkemizde bu işi kotarabilecek başka meslek grupları var mı bilemiyorum ancak mevcut durumda tüm eksiklerine rağmen Akademideki eğitimin hakim-savcılarla yürütülmesi, marjinal fayda açısından daha akıllıca görünüyor.

Derslerin dışında, Akademide adayların mesleki etik ve adalete yönelik hangi değerlerle buluştuğu konusunu incelemeden önce bu safhaya kadar nasıl gelindiğine kısaca göz atalım: Fakülteyi bitirdikten sonra avukatlık ya da akademisyenlik yapmak istemeyen çoğu öğrenci soluğu hakimlik sınavlarında alıyor. Pek az bir kısım müstesna, mezunlar adaletle hükmetmek için değil, günümüz şartlarında sağlam bir meslek sahibi olmak için uğraş gösteriyor. Tabii her ne saikle olursa olsun bu sınav için yoğun bir gayret sarf ediliyor. Yazılı sınavı kazanmanın sevinci yaşanmadan, her dönem farklı hesapların güdülerek emeklerin acımasızca harcandığı (mülakatta torpilin, referansın adalete etkilerine, başka tartışmaların konusu olduğundan, değinmeden geçiyorum) sözlü sınav gündeme geliyor. Sınav sonuçlanıncaya kadar aday adayları travmaya varan duygu geçişleri yaşıyor. Geçen yıl idari yargı mülakatından elendiğimde, haftalarca mahsulü yanmış çiftçiler gibi dolaştığımı hatırlıyorum. Neticede sınavı kazanma kaygısı, adaleti de hakkaniyeti de bir kenara bıraktırıyor. Göreve başladıktan sonra da mesele bütünüyle kişisellikten sıyrılmıyor. Adaylar sınav sürecini öylesine kendi hayatlarına odaklanarak atlatıyorlar ki hakimlik/savcılığın getirdiği sorumluluğun bilincine tam anlamıyla varılamıyor. Bu noktada Akademiye söz konusu yıpranmışlığın izlerini silecek çalışmalar yapmak düşüyor. Ancak nedense mesleğe yönelik hiçbir değer üretilemiyor. Derslerde de sıkça dile getirilen “Hz. Ömer adaleti” sağlamanın yolları gösterilmiyor ve galiba bu yollar bilinmiyor. Bunun yerini, taşradan merkeze en kestirme yoldan nasıl gelineceği, nitelikli terfi için çıkarılması gereken dosya sayısı, temyizden bozuk yememenin incelikleri, müfettişin gönlünün teftiş boyunca nasıl hoş tutulacağı gibi meziyetlerin bilgisi alıyor.  

Zaman zaman, mesleğin getirdiği yükle sağladığı prestij arasında denge kuramayan ya da sebebini yalnızca gençlik ve tecrübesizlikle açıklayamadığım davranışlar sergileyen arkadaşlarla karşılaşıyoruz. Adaylardan beklediği vakarı, ağırlığı, ciddiyeti bulamayan yönetim de bunları törpülemek adına garip bir homojenleştirme gayretine giriyor. Bunun ölçüsü kaçtığında da artık insan olmaktan kaynaklanan farklılıklara bile tahammül edemeyen bir anlayış ortaya çıkıyor. Bir şekilde baskı altına alınan aday kendisi gibi davranma cesaretini gösteremez oluyor. Tabii burada adaylara otoriteden göz açtırılmıyormuş gibi bir izlenim vermek doğru olmaz. Hiçbir özeleştiri yapmaksızın yine bildiği gibi devam eden adayımız, sadece kimin yanında nasıl davranacağını öğrenir.

Bekar hakim ve savcı adayları için Akademideki sosyal ortamın tam bir cazibe merkezi olduğunu belirterek magazin boyutuna da değinebiliriz. Özellikle hanım adayların taşrada yaşayacakları muhtemel sorunlardan bahisle, sık sık atanmadan evvel evlenmelerinin telkin edilmesi adayları zorlama arayışlara sürüklüyor. Çevresel bu yönlendirmeden bağımsız olarak, adaylar da eş seçimini buradan yapmayı fırsat olarak görüyorlar. Böylesine hassas bir konuda geleceğin hakim ve savcılarının yaklaşımları insanı ister istemez şaşırtıyor. Herkese potansiyel seçeneklermiş gözüyle bakarak işi stratejik bir oyun haline getirenler de var; sığ, zahirperest düşünceleriyle çapsızlığını ortaya koyanlar da. Elbette ki bunlar özel hayata dair konular ancak şahsi meselelerinde bile bu denli gayriciddi davranan kimselerin profesyonel yaşamlarındaki tutumunu kestirmek zor olmasa gerek.

Adaylara en çok salık verilen konuların başında yüksek lisans eğitimi yapmak geliyor. Ama bunun yararları uzmanlaşma ya da daha nitelikli kararlar vermeden ziyade özlük haklarına ilişkin avantajlara indirgenince iş acıklı bir hal alıyor. Derste yüksek lisans konusunda çağrı yapan hakim beyin, üniversitelerde kelepir bir fiyattan tamamlanacak eğitimin, meslekte rakiplerden(!) bir yıl önce birinci sınıfa ayrılma sağladığını, bunun da maaşa yansıyan kısmının nasıl yüksek lisansın maliyetini karşıladığını büyük bir ciddiyetle anlatması hakikaten enteresandır.

Meslekte profesyonelleşmeyi hızlandıracak önemli bir adımın hukuk ve ceza hakimliği adaylığının birbirinden ayrılması olduğunu düşünüyorum. Atandığında ne hakimi olacağını bilmeyen aday kendisini ne ceza ne de hukuk konularına tam anlamıyla yakın hissedebiliyor. Hakimin hukuku bilmesi de yasada durduğu gibi durmadığından mevzuat karşısında özellikle mesleğin ilk yıllarında savunmasız kalınıyor. Şu anki şartlarda bu ayrım uygulama için bile mümkün görünmezken adaylık sürecinde bunun büsbütün bir hayal olduğu da gerçektir.

Akademideki dindarlık temayülü ise gözüme çarpan bir diğer nokta… Din konusunda adaylardan ayrı bir duyarlılık bekleniyor. Belli bir farkındalık oluşturmak için de zaman zaman sabah namazı programları, Kur’an-ı Kerim dersleri, dini sohbetler gibi faaliyetler düzenleniyor. Bunların serbest bırakılmasıyla bizzat organize edilmesi arasında derin bir fark olduğu kanaatindeyim. Gerçi “Bu programlar yapılmasın” demekten imtina ediyorum. Birincisi, kişisel olarak hayra engel olmak düşüncesinden Allah’a sığınıyorum. İkincisi ise hümanizm, ahlak anlayışı, özsaygı, ahiret inancı, adı ne olursa olsun, hakimin vicdanıyla kontak kuracak bir denetleyiciye ihtiyacı olduğundan bu tarz yönlendirmelerin bir şekilde fren mekanizması oluşturabileceğini düşünüyorum. Zaten gönüllülük esasına tabi olan aktivitelerin abartılı bir yanı da yok açıkçası… Asıl handikap durumun adaylar tarafından nasıl algılandığıyla alakalı… Bu algı da başlıca iki tip profil ortaya çıkarıyor: 1) Programlarda yer almayı, üst düzeyle irtibat kurma, aynı safta gözükme, diğerlerinden sıyrılma aracı olarak görüp ihlası kaçıranlar... 2) Günlük hayatında dini referanslarla hareket etmediği halde ayrık gözükmemek için ‘mış gibi’ yaparak kendinden ödün verenler… Kalplerde olanı Allah bilir; ben kimseyi riya ya da münafıklıkla itham edecek cüreti kendimde bulamadığımdan, hissettiğim tehlikeye temasla yetiniyorum.

Staj aşamalarını birbirinden ayıran dönüm noktalarında genelde öngörülemezlik hakim... Adaylık takviminin işleyişine dair yetkili ağızlardan son dakikaya kadar bilgi alınamaması zihinlerde kaosa neden oluyor. Bu belirsizliğin getirdiği stres; çoğu kimse için Ankara’da yerleşik bir düzen kuramama, Akademide çetin geçen kış şartları ve merkeze ulaşımın zor olması gibi fiziki koşullarla birleşince adaylarda “Bitse de gitsek” havası oluşturarak motivasyonu düşürüyor. 

Tüm bu gözlemleri toparlayacak olursak, mevcut durumda, bu sistemle (istisnalar haricinde) kanunu iyi uygulayan hakim-savcıların ötesine geçileceğini zannetmiyorum. Bu gidişle beraber, üst üste ve artan sayılarda yapılan alımların kaliteyi daha da düşüreceğini düşünüyorum. Akademinin, henüz perde arkasında neler olduğunu bilemediğimiz ve uzaktan yalnızca turistik gezileri andıran ülkelerle işbirliği projelerinin sonuçlarını merakla bekliyorum. Bu kısa gözlem yazısında belki köklü çözüm önerileri sunmak fazla iddialı ama Akademiye naçizane tavsiyem; güce göre şekillenen ve siyasetin, bürokrasinin tesiri altında kalan anlayışından sıyrılmasıdır. Adaylardan beklenilen standartların çerçevesi rasyonel şekilde oluşturulmalı, bunun dışındaki alanlarda karışık sinyaller vermekten vazgeçilmelidir.

Stajın yarısını tamamlamış bir hakim adayı olarak anlatacaklarım bunlar… Bu inceleme, çemberin ne içinde ne dışında olmayı gerektirdiğinden muhakkak ki ıskalanan, eksik ya da yanlış değerlendirilen hususlar vardır. Her şeye rağmen daha iyiye giden yolda yararlı olması umuduyla…



[1] Bu yazı 13 Mayıs 2015 tarihinde e-posta yoluyla tarafıma gönderilmiştir ve anonim olarak paylaşılmaktadır. Alıntı yapmak isteyenlerin yazının paylaşıldığı sayfanın linkine atıf yapmalarını rica ederim. Emir KAYA

Önceki Forum

2000 TIR BAŞLIKLI BİR HABERE İLİŞKİN TEKZİP

Sonraki Forum

Türkiye’de Hukuk Eğitimi ve Adalet Sistemi

Yorumlar

  • Bu aşamadan kilit taşı sorunumuz bence, angaryalar, uzmanlaşma ve göçebeliktir. Gerisini tanımam. Neye ve nereye gitsek bunlardan kaynaklanan yansıma sorunlarla uğraşıyoruz.

    Anahtarı suya atmamak açısından da, Türk milleti olarak ancak sorumluluk aldığımızda pratik yaptığımızda öğreniyoruz. Bu nedenle hakim yardımcılığı uygulaması acilen düşünülmeli derim. Bilmem ne dersiniz?

  • Kısır döngüde sıkışmışsınız. Çözümlerden biri akademisyenlerde olan 5 yılda bir yenilenme hakkı. Yani akademik çalışma için 1 yıllığına meslekten uzaklaşmak. 



  • Ağır ceza reisi ile ilgili kısmı okuyunca gerisini okumadım. lehe kanun uygulaması dışında sizin dediğiniz gibi bir hata en kötü ağcm de bile olmaz. şikayetçisi olmasa bile savcısı var.  

  • Tecrübe biriktirilmeyen çağda 25 yaşında hakim olmak...

    Çocuk gelinler meselesini konuşuyoruz. Peki delikanlı hakimler, delikanlı savcılar meselesini konuşacak cesaretimiz var mı?



    Ne demek istiyorum?



    Konuyu layıkıyla anlatabilmek için en iyisi en başından başlayayım.



    Adalet Akademisi yaklaşık bir yıldır bendenizden seminer istiyordu.
    Onlara verdiğim sözü yerine getiremediğim için hiçbir daveti kabul
    edemedim, bir yıl boyunca. Sözümü niye yerine getiremediğim meselesine
    gelince... Adalet üzerine felsefi okumalarımı bir türlü tamamlayamadım.
    Tamamlayamadım, çünkü zihnimde kayıtlı olan sorulara cevap bulmak
    konusunda Türkiye üzerinden veri toplayabileceğim kaynaklara ulaşmakta
    sıkıntılarım oldu.



    Neredeyse her ay düzenli olarak arayan ve ne zaman geliyorsunuz diyen
    Hakime Serap Hanım’a her defasında merkezinde suç, suçun tanımı ve
    suçun cezalandırılmasına dair çarpıcı motiflerin olduğu filmleri
    söyleyerek öğrencilerin dikkati üzerinden bir tartışma alanı inşa
    edebileceğimizi söyledim.



    Uzun bir süredir yeni teknolojiler, yeni suçlar ve yeni suçlara
    uygulanmakta olan yeni cezalara dair filmlerin, dizi filmlerin sunduğu
    izlek üzerinden düşünmeye çalışıyorum. Ne ki bu düşüncelerimi henüz bir
    tebliğ haline getirecek kıvama ulaştıramadım.



    Hakime  Serap Hanım, stajyer hakim ve savcılar için Adalet
    Akademisi'nde uygulanmakta olan beş aylık programın, konferans, seminer
    bölümünde konuşmacı olduğum için konuşmanın illa ki hukuki bir mesele
    olması gerekmediğini söyledi. 



    O halde Tanzimat’tan günümüze hayatın değişen ve süreklilik arz eden
    yapısı üzerinden bir seminer verebilirdim. Böylece  genç hakim ve
    savcılar için gündelik hayata başka bir pencereden bakmalarına zemin
    hazırlayabileceğimizi düşündüm.



    Çarşamba günü sabah saat 8 gibi evden çıktım. İstanbul trafiği malum.
    Uçuş saatimiz yarım saat gibi aksadı ve 13 civarı Adalet Akademisi'ne
    vasıl oldum.



    Adalet Akademisi Ankara’nın muazzam bir mevkiinde gayet güzel
    imkanlarla donatılmış bir yerleşke. Türkiye’nin dört bir tarafından
    sınavı kazanan savcı ve hakim adayları Adalet Akademisi'ne kabul
    ediliyor ve yaklaşık beş ay gibi bir süre eğitimden geçiyorlar. Hukuki
    eğitimin yanısıra ufuk açıcı seminerler, sosyal etkinlikler ve musıki ve
    sinema üzerine kulüp çalışmaları yapıyorlar. Eğitim boyunca maaşlarını
    almaya devam ediyorlar.



    Eğitim gördükleri sınıflar, uygulamalı duruşma salonları, yemekhane
    ve yatakhaneleri, birkaç hayvandan oluşan mini çiftliği ile Adalet
    Akademisi, tatil beldesinde sunulmuş bir eğitim kampı gibi.



    Bu kadar güzel imkanlar olunca öğrencilerin birbiri ile rekabet
    edercesine öğrenme aşkı içinde olmasını beklersiniz doğal olarak öyle
    değil mi?



    İşlerin ters gideceğini, Serap Hanım yaklaşık 400 kişilik bir kitleye seminer vereceğimi söylediğinde anlamıştım.



    Bin kişiye de seminer verebilirsiniz. Çok profesyonel davranırsınız,
    konuşmanızın zihinlerde nasıl yankı bulduğu ile hiç ilgilenmezsiniz;
    kitleyi elinizde tutmak için bir iki fıkra anlatır ve arada onların ne
    kadar seçilmiş kişiler olduğunu hissettirirsiniz. Onlar sunmuş olduğunuz
    iltifatlar ile kendilerini iyi hisseder, o iyi hissedişten sizin
    payınıza mutluluk düşer. Gökten üç elma düşer. Falan filan. Masal devam
    eder.



    Son günlerde herkes Türkiye’nin dindarlaştığını hayır hayır hiç de
    dindarlaşmadığını söyleyen iki farklı iddiaya  kulak kesilmiş durumda.



    Ne ne kadar ilerledi, kim nereye gitti sorusunu her aşamada
    tartışacak olursak eğer, şunu söylemek isterim: Otuz yaşımdan beri
    cemiyet önüne çıkıyorum konuşmacı olarak. Kitlenin dinleme kapasitesinin
    zaman içinde çok düştüğünü rahatlıkla söyleyebilirim.



    Sosyal medya ile birlikte insanların dinleme süreleri 45 dakikadan on beş dakikaya kadar inmiş durumda.



    Gençler karşılarındaki kişiden bir şey öğrenmek yerine allame
    google’dan öğrenmeyi tercih ediyor. Nitekim biraz önce paylaşmış olduğum
    Adalet Akademisi'nde dersliklere çok şık telefon bırakma rafları
    yapılmış. Neden? Çünkü öğrenciler –ki onlar esasında okullarını
    bitirmiş, sınavı kazanmış hakim ve savcı adayları- her vesile ile
    telefon ekranına baktığından, ders veren hocalar sınıfın dinleme
    kapasitesini arttırmak amacıyla ellerinde cep telefonları olmasa iyi
    olacak dediği için.



    Peki her vesile ile cep telefonuna bakan gençlerin ilgisiz olduklarını söylemek mümkün mü?



    Hayır.

    Lakin ilgilerini sorumlu oldukları alana transfer ederek merakın
    coğrafyasında yol alamıyorlar. Günümüz gençlerinin en büyük sıkıntısı
    bu.



    Merak yoksa idrak yok. İdrak yoksa basiret yok. Basiret yoksa adalet yok.



    İki saat içinde 400 gençten dört soru alamadım. Soru almak için çırpındım.  



    Okudukları kitapları sordum beş kişiden cevap geldi. Seyrettikleri
    filmleri sordum bir cevap çıkmadı. Sorularınızı alayım dedim. Soru
    gelmedi. Velhasıl hakim ve savcı adaylarının dünyalarına temas edemedim.
    Lakin başta sormuş olduğum soru ile döndüm.



    Bugün 17 yaşındaki kız çocuklarının evlendirilmesi olgusuna atıfta
    bulunurken çocuk gelin tabiri kullanıyoruz. Zamanın hızı arttıkça
    bireylerin olgunlaşması gecikiyor. Modern zamanlarda bireyler tecrübe
    biriktiremiyor. Modern öncesi zamanlarda 25 yaş olgun bir yaşa tekabül
    ediyordu. Günümüzün 25 yaşı ilk gençliğe tekabül ediyor. Dolayısıyla
     günümüz şartları açısından 25 yaşındaki hakim ve savcıların, çocuk
    gelinler meselesi kadar  tartışmaya açık bir mesele olduğunu
    düşünüyorum.



    Salona baktım, karşımdaki genç kızları ve delikanlıları hakimlik ve
    savcılık yetkileri içinde düşündüm. O yetkiler, hayata dair henüz hiçbir
    tecrübe biriktirmemiş bu gençler için fazlasıyla yük.

  • Tüm
    bu gözlemleri toparlayacak olursak, mevcut durumda, bu sistemle (istisnalar
    haricinde) kanunu iyi uygulayan hakim-savcıların ötesine geçileceğini
    zannetmiyorum. Bu gidişle beraber, üst üste ve artan sayılarda yapılan
    alımların kaliteyi daha da düşüreceğini düşünüyorum. Akademinin, henüz perde
    arkasında neler olduğunu bilemediğimiz ve uzaktan yalnızca turistik gezileri
    andıran ülkelerle işbirliği projelerinin sonuçlarını merakla bekliyorum. Bu
    kısa gözlem yazısında belki köklü çözüm önerileri sunmak fazla iddialı ama
    Akademiye naçizane tavsiyem; güce göre şekillenen ve siyasetin, bürokrasinin
    tesiri altında kalan anlayışından sıyrılmasıdır. Adaylardan beklenilen
    standartların çerçevesi rasyonel şekilde oluşturulmalı, bunun dışındaki
    alanlarda karışık sinyaller vermekten vazgeçilmelidir


  • Suç tarihi eskidir. Stajyer yanlış anlamıştır veya ağız alışkanlığı ile 5237 yerine 765 denilmiştir.