Hukuk Medeniyeti Anasayfa
Giriş Yap Üyelik Girişi
Haberler Haberler
İçtihatlar
İçtihatlar Koleksiyonlar
Forumlar
İnfaz Hesaplama İnfaz Hesaplama
Hukuki Soruları Sor Vatandaş Soruyor
Şerhler
Şerhler
Yargıtay Karar Arama Motoru Arama
İletişim İletişim
Hukuk Medeniyeti Facebook Facebook
Giriş Yap Üye Ol





Sitenize Ekleyin
Genel Haberler
0 Yorum

EZANA SAYGISIZLIK VE KUTUPLAŞ(TIR)MA





Eğer feminist yürüyüşü organize edenleri kınayacaksak taşıdıkları mebzul miktardaki pankart ve dövizleri fotoğraflamak yeterliydi… Esasında Lokman hekime atfedilen “ben edebi, edepsizlerden öğrendim” sözünü ibretamiz bir şekilde tahakkuk ettirmekten öte bir fonksiyon göreceğini de zannetmiyorum…

Gelin görün ki, ezana saygısızlık ithamıyla karşılaşmaları üzerine ortaya çıkıp “ezanı değil barikat kuran polisi protesto ettik” deme gereğini hissettiler…

Bu açıklamada samimi olup olmadıklarını tartışmayı faydasız ve hatta zararlı buluyorum… Toplumun genel geçer tüm ahlaki değerleriyle alay eden dövizleri taşımaktan çekinmeyen marjinal bir grup “maksadımız ezan değildi” diyorsa samimiyetine inanmak isterim… Onların bu savunmasına haklılık devşirmekten öte, ezana duyulan saygıyı tahkim etmek için buna ihtiyacımız var…

Bu açıklamaya rağmen aynı ithamlarla üzerlerine gidildiği takdirde ezanın ıslıklanmasını kanıksatmış oluruz… İnsanların bilinçaltına yerleşecek “ezan bile protesto edilebiliyormuş” algısının sorumluluğu tamamıyla bizde kalır…


EZANA SAYGISIZLIK VE KUTUPLAŞ(TIR)MA


Kutuplaşma macerasında vitesi boşa atmış, bir bilinmeze doğru hızla sürükleniyoruz…Öyle ki, bir şeye kara dememiz için ötekinin ak demesi yetiyor… Ne kadar sürdürülebilir olduğunu tahmin etmekten aciz olduğumuz bu sürecin, toplumsal ruh sağlığımızda ciddi bir hasara yol açtığı muhakkak…

Lakin siyaset zanaatında önemli karşılığı var… Sürekli “bi-taraf olan bertaraf olur” deyimine muhatap olan kitlelerin kendine en yakın hissettiği uçta toparlanmasını sağlayan cazibeli bir yönü var…

Dikkat ederseniz gelişmiş ülkelerde seçimlere katılma oranı neredeyse yüzde ellilere düştü… Sürekli yüksek gerilimin hakim olduğu bizim memleketteki oranlar ise, % 90 ları buluyor…

Bu durumu, batılılara nazaran demokratik katılıma daha çok önem veriyoruz tespitiyle izah etmek ne mümkün… Seçmen, daha iyi hizmet verecek adayı belirlemekten öte, kendince en kötü olanı sahadan uzaklaştırmak/cezalandırmak motivasyonuyla sandığa gitmekte… Cezalandırma saikiyle hareket edenlerin, onun yerine neyi ikame ettikleriyle ilgili bir tefekkür zahmetine katlanması gerekmiyor…

Böylesi bir sosyolojide, olumlu dille seçmen tavlamanın anlamı kalmıyor… Kaldı ki bir sürü güzel hasleti birarada barındırmak gibi ilave bir çaba gerektiriyor… Bunun yerine, atasözüyle sabit olan “tencere dibin kara, seninki benden kara” yöntemi daha fonksiyonel gözüküyor… Tecrübe ile sabittir ki muarızlarını ne kadar kötüler, sağduyudan yoksun açıklamalar yapmaya zorlarsan; beridekileri o oranda ürkütüp, toparlayıp, sonuç devşiriyorsun…

Gelelim Taksim’deki ezan protestosu mevzuuna…

“Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse onun aslını araştırın. Yoksa bilmeden bir kavme sataşırsınız da yaptığınıza pişman olursunuz.* (Hucurat 6)

Bu ayeti duymayanımız kalmamıştır, sanırım… Ama iş gereğini yerine getirmeye gelince rahatlıkla yan çizebiliyoruz…

Görüp işittiği “haberler” üzerinden galeyana gelmek sadece bir kesimin değil, neredeyse tüm toplum kesimlerinin ortak hastalığı oldu…

Geçen yıllarda sosyal medyada sıkça paylaşılan şöyle bir haber vardı “Suudi Arabistan müftüsü: bir erkek açlıktan ölmemek için karısını yemesi caizdir, fetvasını verdi”…

Kendini laik olarak tanımlayan sosyal medya hesaplarında günlerce “dinciliğin geldiği ibretlik nokta” şerhleriyle paylaşılıp durdu…

Keza bu asparagas fetvayı sayfasında paylaşan bir meslektaşıma “Yaa Allah aşkına bir habere sazanlama atlamadan evvel zeka testinden geçirin, yoksa karşı tarafı rezil edeyim derken farkında olmadan zeka düzeyinizi ifşa ediyorsunuz” demem üzerine “sen bana geri zekalı mı diyorsun” ithamında bulunarak listesinden çıkarmıştı…

Sonunda anladım ki, haber diye paylaştığımız şeyin içerik olarak saçma sapan olması, akla hayale gelmeyecek derecede uçuk almasının hiçbir önemi yokmuş… Hasım bellediğimiz mahalleyi yeterince rezil ediyor mu, onlarla ilgili marazi algımızı teyit eden unsurlar içeriyor mu, ardı sıra bizdeki “saf”ları sıklaştırmaya yarıyor mu, ona odaklanıyoruz…

Yalanın gerçek olma umudu üzerinden alan kazanmaya çalışanların bizatihi gerçeklikle bağlantısı kopmuş… “Üzerinden rahatça tepineceğimiz bir fırsat çıktı” diye sevinç gözyaşlarına boğuluyorlar…

Demem o ki, insanlara “neden bizim mahalleye taşınmıyorsunuz” sorusuyla başlayıp ardı sıra kendi güzelliklerimizle ikna etmek yerine, karşı mahallenin sefaleti ve abartılmış korkular üzerinden bize iltica etmelerinden medet umuyoruz… Oysa ki, her türlü iltica tercihin değil zaruretin eseridir… İki kötüden daha az olana rıza gösterenden ne hayır umulur, bilemem…

Hal böyle olunca; ister istemez kitle psikologlarının potansiyel kurbanı oluyoruz…

Eğer feminist yürüyüşü organize edenleri kınayacaksak taşıdıkları mebzul miktardaki pankart ve dövizleri fotoğraflamak yeterliydi… Esasında Lokman hekime atfedilen “ben edebi, edepsizlerden öğrendim” sözünü ibretamiz bir şekilde tahakkuk ettirmekten öte bir fonksiyon göreceğini de zannetmiyorum…

Gelin görün ki, ezana saygısızlık ithamıyla karşılaşmaları üzerine ortaya çıkıp “ezanı değil barikat kuran polisi protesto ettik” deme gereğini hissettiler…

Bu açıklamada samimi olup olmadıklarını tartışmayı faydasız ve hatta zararlı buluyorum… Toplumun genel geçer tüm ahlaki değerleriyle alay eden dövizleri taşımaktan çekinmeyen marjinal bir grup “maksadımız ezan değildi” diyorsa samimiyetine inanmak isterim… Onların bu savunmasına haklılık devşirmekten öte, ezana duyulan saygıyı tahkim etmek için buna ihtiyacımız var…

Bu açıklamaya rağmen aynı ithamlarla üzerlerine gidildiği takdirde ezanın ıslıklanmasını kanıksatmış oluruz… İnsanların bilinçaltına yerleşecek “ezan bile protesto edilebiliyormuş” algısının sorumluluğu tamamıyla bizde kalır…

Ortak değerler, toplumun tümüne teşmil edildiği oranda saygınlığını korur… Bir kesimin sütre ya da siperi haline getirildiği an o cepheye doğru atılacak kurşunların ilk hedefi haline gelir ki, esas hasara o zaman uğratmış oluruz…

Ortak değerlerimizi iki şekilde koruyabiliriz; ya onlarla bezenip, üslubumuza, tarzımıza, gidişatımıza yansıtıp insanlığa örnek olacak ya da zayii ilanı vererek bizimle birlikte yıpranıp değersizleşmenin önüne geçeceğiz…

Değilse bizden kaynaklanan sebeplerle nefretin adresi haline gelir ki, kısa vadede sağlayacağı hiçbir getiri bu ağır vebalin sorumluluğu altından kaldıramaz…

Abdullah Yaman- Yargıtay üyesi 
  
12.3.2019 16:11:47

Yorumlar


Adınız:





Web Tasarım ve Yazılım Dizaynist Bilişim