Bu konuda kolayca emsal karar bulabilmek için lütfen Karar Arama sayfamıza bakınız.

KORONA VİRÜSÜN HUKUKİ ETKİLERİ- Av.Erdem Çiçek

Hukuki Makaleler

KORONA VİRÜSÜN HUKUKİ ETKİLERİ

 

            Tüm dünyayı etkisi altına alan Korona Virüs (Covid-19) salgını, yaşamımızı zorlaştırırken, beraberinde sağlık sorunları ile birlikte hukuki sorunları da günlük yaşamımıza sokmaktadır. Dünya sağlık açısından büyük bir mücadele içinde iken ülkemizde de bu mücadelenin büyük bir kararlılıkla sürdürüldüğünü hep birlikte görmekteyiz. Ne var ki salgının hukuksal konulara etkisi üzerine izlenecek yol ve yöntemlere ilişkin kamuoyunda bir netlik bulunmamaktadır.  Korona virüsün küresel bir boyut kazanmasıyla birlikte sağlık alanındaki ciddi etkileri yanında ekonomik ve hukuki boyutları da etkilerini göstermeye başlayacaktır. Ne yazık ki ilk kez karşılaşılan bir durum olması hasebiyle bu konuda toplumda ne yapılması gerektiği ile ilgili bilgi yetersizliği mevcuttur. Bu yazımızda geçtiğimiz olağanüstü bu zamanlarda hukuki açıdan ne gibi haklarımızın olduğunu ele alacağız.  Bu kapsamda hemen belirtmek gerekir ki hak kayıplarının yaşanmaması adına 26/03/2020 tarihinde yürürlüğe giren 7226 sayılı Kanunun Geçici 1. Maddesi uyarınca Hukuktaki Süreler 30/04/2020 tarihine kadar durdulmuştur.

            Dünya Sağlık Örgütü tarafından, Korona virüsü (Covid-19) pandemi olarak ilan edilmesi ile birlikte bu durum Türkiye ile birlikte tüm dünyanın ortak ve ciddi bir gündemi haline geldi. Pandemi kelime anlamı olarak;  bir kıta veya dünyada eş zamanlı olarak çok yaygın bir şekilde, çok fazla sayıda insanda etkisini gösteren salgın hastalık olarak tanımlandırılmaktadır.

            Virüsün dünyanın hemen yer yerine çok hızlı bir şekilde yayılmasının yanı sıra, ülkemizde de virüsün gün geçtikçe daha hızlı yayılmakta olduğu görülmektedir. Bu durum öncelikle insan sağlığına çok ciddi etikleri ile birlikte ticari yaşama da oldukça yoğun şekilde tesir etmek suretiyle beraberinde birçok hukuki ihtilafı da doğurması muhtemel görülmektedir. Daha önce hiçbir hastalık sürecinde yaşanmamış derecede toplumun genelini etkileyen bu pandemi özellikle ticari işletmelerin faaliyetlerini, kira sözleşmelerini, tüketicileri, işçi – işveren ilişkilerini öngörülemeyecek şekilde etkilemiştir. Bununla birlikte Korona virüs salgının daha evvel hiç rastlanmayan sonuçlarının vukuu bulması sebebiyle ve etkisinin önceden öngörülememesinden ötürü tedbir alınması hali de söz konusu olmamıştır. Hal böyle iken ancak yüksek yargı kararları ve hukuki öğretiler ışığında bir yorum yapılması mümkün olacaktır. Bu bağlamda öncelikle ele almamız gereken husus pandeminin bir “mücbir sebep” olup olmadığı ve Borçlar Kanununda düzenlenen “aşırı ifa güçlüğü” olarak değerlendirilmesi hususudur. 

            Mücbir Sebep nedir ?

            Mücbir sebep kurumunun Türk Borçlar Kanunu’nda tanımı olmadığından, Yargıtay Kararları ve doktrindeki görüşler ışığında yorumlanması zarureti hasıl olmuştur.

        Doktrindeki hakim görüşe göre; ‘’gerçekleşme tarzı ve şiddeti (yoğunluğu) itibariyle olayların normal akışına göre beklenilmedik halleri açık bir şekilde aşan, kaynağını sorumlunun işletme ve faaliyeti alanı dışında bulan her olay’’ mücbir sebep olarak tanımlanmıştır

        Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2017/1190 E. ve 2018/1259 K. numaralı kararında ,doktrindeki hakim görüşe uygun olarak"Mücbir sebep, sorumlu veya borçlunun faaliyet ve işletmesi dışında meydana gelen, genel bir davranış normunun veya borcun ihlâline mutlak ve kaçınılmaz bir şekilde yol açan, öngörülmesi ve karşı konulması mümkün olmayan olağanüstü bir olaydır. Deprem, sel, yangın, salgın hastalık gibi doğal afetler mücbir sebep sayılır." Yargıtay’ın tanımı ile kıyasen pandemi olarak ilan edilen korona virüs hastalığının neticeleri irdelendiğinde, korona virüs hastalığı içinde önceden öngörülmesi ve karşı konulması mümkün olmayan olağanüstü bir halden bahsetmek mümkündür. Mücbir sebebi tanımlayan Yargıtay Kararı uyarınca Salgın hastalıkların mücbir sebep olarak kabul edilmesi ve korona virüsünün salgın hastalık olmasına rağmen, mücbir sebep ile borcun yerine getirilmemesi arasında bir sebep – sonuç ilişkisi bulunmalıdır. Bu halde mücbir sebep yorumlanırken yaşanan her olayın kendi koşullarına göre ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu noktada önem arz eden husus ise “ifa güçlü” ve “ifa imkansızlığı” dır. Örneğin kapanan bir iş yeri için ifa imkansızlığı söz konusu iken, açık olup da işleri düşen bir iş yeri için ifa güçlüğü durumu ortaya çıkacaktır. İfa imkansızlığı durumunda sözleşmenin askıda kalması durumu ortaya çıkacakken, ifa güçlüğü durumunda ise sözleşmenin uyarlanması durumu ortaya çıkmaktadır.

            Hal böyle iken pandemi ilan edilmiş bir hastalık rahatlıkla mücbir sebep teşkil edecektir. İnsanların sokağa dahi çıkamadığı bir ortamda iş yaşamlarını olağan bir seyirde devam ettirmeleri mümkün olmamaktadır.

                KORONAVİRÜS PANDEMİSİNİN KİRA SÖZLEŞMELERİNE ETKİSİ

            Salgın hastalık sebebiyle AVM ve dükkânların, gerek devlet eli ile kapanması gerekse vatandaşların duyduğu korku sebebiyle boşalması durumunun mücbir sebep olduğu açıktır. Bu durumun sözleşmeye yazılmamış olması, salgının mücbir sebep teşkil ettiği gerçeğini değiştirmeyecektir. Durum mücbir sebep teşkil ettiği ölçüde kiracının kira ödeme ve mağazayı açık tutma yükümlülüğü ortadan kalkacaktır. Zira mücbir sebep durumunda sözleşmesel yükümlülüklerin askıda kalmaktadır.

                Aşırı İfa Güçlüğü:

Türk Borçlar Kanunu’nun 138.maddesinde düzenlenen Aşırı İfa güçlüğü hükmünün tatbik edilmesi için, virüs sebebiyle yaşanan zararın kiracının mahvına yahu iflasına sebebiyet vermesine gerek yoktur. Kanunun aradığı tek şart; mevcut olguların kendisinden ifanın istenmesinin dürüstlük kuralına aykırı düşecek şekilde borçlu aleyhine değişmesidir. Kiracı, kira sözleşmesi akdederken Koronavirüs riskini bilebilecek durumda değildir ve bu risk kiracıdan kaynaklanmamaktadır. Buna rağmen işletmesel faaliyet göstermediği mecur için kira ödemek durumunda bırakılması da hakkaniyete uygun düşmemektedir. Bu durumda kiracı TBK m.138’ dayanarak kira bedelini ifa etmeden veya ihtirazi kayıtla ifa ederek uyarlama davası ikame edebilecektir. Kira bedelinin ödenmemesi tahliye riskini de beraberinde getirdiğinden kira bedelinin ihtirazi kayıtla ödenmesi ve aynı zamanda uyarlama davası açılması herhangi bir hak kaybına uğramamak adına daha yerinde bir çözümdür.

Uyarlama davasında mahkemeden:

- Mağazanın kapalı tutulması veya ciddi ciro kaybı sebebiyle kira bedeli ve ortak gider ödenmemesine,

- Bu hususun kabul edilmemesi halinde mağazanın kapalı tutulması veya ciddi ciro kaybı sebebiyle kira ve ortak gider bedelinden indirim yapılmasına,

- Her halükarda mağazanın kapalı tutulması halinde aleyhe cezai şart ve fesih hükümlerinin işletilmemesine karar verilmesi talep edilebilir.

Mahkemece kira bedeli ödenmemesine veya ciddi ciro kaybı gözetilerek kira bedelinden indirim yapılmasına karar verilebileceği gibi ihtirazi kayıtla yapılan kira ödemelerinin geri alınması mümkün olabilecektir. 16.03.2020 tarihli genelgenin ve 26.03.20 tarihinde yürürlüğe giren 7226 sayılı Yasanın uyarlama davaları açısından kiracı lehine yorum yapılması konusunda önemli bir ispat aracı olacağı kuşkusuzdur. 

Günümüz koşulları incelendiğinde İçişleri Bakanlığı tarafından valiliklere gönderilen ek genelge ile 65 yaş ve üstü ile kronik rahatsızlığı bulunanlar için sokağa çıkma yasağı uygulamaya konulmuş bulunmaktadır. Bu kapsam dışında kalan insanlar ise salgın hastalık sebebiyle sokağa çıkmaktan imtina etmektedir. Ayrıca salgın hastalık sebebiyle işyerlerinin kapatılmasına yönelik karar alındığı da göz önüne alındığında öngörülebilmesi mümkün olmayan bir vakıa olduğu da görülmektedir. Bunun yanı sıra evde kalmanın yetkililer tarafından salgın hastalık ile mücadele için en önemli tavsiye olduğu da sürekli olarak bildirilmektedir. Bununla birlikte dünyada çoğu ülkede Sokağa çıkma yasağı uygulanmakta ve ülkemizde de ilerleyen günlerde bu yasağın getirilmesi olasıdır.Bu koşullar altında uygun illiyet bağının varlığı oranında kapalı olan işyeri/Mağazalara ilişkin kira sözleşmelerinin akıbetlerine yönelik hukuki nitelendirme yapmak gerekirse; mücbir sebep koşullarının oluştuğunun kabulü mümkündür. Özellikle kapalı alanlarda sosyalleşmenin mümkün olduğunca terk edilmesi gerektiği bu günlerde, kira sözleşmelerinde mücbir sebep maddesine ilişkin salgın hastalık ibaresi eklenilmemiş olsa dahi uygun illiyet bağının kurulduğu ölçüde mücbir sebep koşullarının uygulanması ve kiracıların kira bedellerini ödememeleri gerektiği ifade edilmelidir. Ancak son dönemlerde neredeyse tüm satışını paket servis ile gerçekleştiren ve ciro kaybını çok az seviyede yaşayan lokantalar da bulunmaktadır. Mücbir sebebin ve uygun illiyet bağının her somut olaya uygulanması kendi koşulları altında incelenmeli ve şartları özel olarak ele alınıp değerlendirilmelidir.

Ayrıca  26/03/2020 tarihinde yürürlüğe giren 7226 sayılı Kanunun Geçici 2. Maddesi uyarınca “1/3/2020 tarihinden 30/6/2020 tarihine kadar işleyecek iş yeri kira bedelinin ödenememesi kira sözleşmesinin feshi ve tahliye sebebi oluşturmaz.” hükmü düzenlenmiştir.

Konutların kullanımına ilişkin herhangi bir kısıtlayıcı durum söz konusu olmadığı malumdur. Kaldı ki yetkililerin tavsiyeleri de evde kalmaya yönelik olması sebebiyle bu aşamada konut kiralarının ödenmemesini gerektirecek hukuki şartların oluşmadığı genel anlamda ifade edilmelidir.

            Ortak Giderlere katılma

        Kat maliklerinin mağazalarını resmi karar uyarınca kapatmış olmaları halinde ortak gider kalemlerinin ödenmemesine ilişkin defi ileri sürmeleri mümkün olacaktır. Resmi karar dışında kalmasına rağmen tercihen kapatılan mağazalar için söz konusu definin ileri sürülmesi söz konusu olmayacaktır.

        Bu itibarla resmi  otoritelerin bağlayıcı kararları  haricinde kapatılan mağazalar için ortak giderlerin ödenmesine yönelik imkansızlık ve aşırı ifa güçlüğü hal ve şartlarının oluşması durumunda TBK madde 138 hükmü gereği ortak giderlerin ödenmemesi ya da indirim yapılmasına yönelik uyarlama kurumunun uygulanması söz konusu olacaktır.

        PANDEMİNİN İŞÇİ-İŞVEREN AÇISINDAN ETKİLERİ

        Pandemi nedeniyle verilen ücretsiz izinler  ve yıllık izin bakımından

Bu süreçte en sık rastlanan durumlardan biri de, işverenlerin işçilere zorla içeride birikmiş yıllık iznini kullandırması ve işçiye ücretsiz izin verip bu izinleri yıllık izninden düşmesi. Önemle belirtmek gerekir ki iki uygulama da hukuka aykırı. Hiçbir işveren işçiye zorla yıllık izin kullandıramaz. 

Bununla birlikte, “ücretsiz izin” Yargıtay kararlarına göre karşılıklı muvafakatla kullanılan bir haktır. Korona virüsü tehlikesi ve mücbir sebep hali düşünüldüğünde, işverenlerin işçilere mümkün olduğunca bu hakkı kullandırmaları gerekmektedir. Ücretsiz izin hakkını kullanan işçinin kullandığı izinler daha sonra yıllık izninden düşülemez.

        İşverenin Zorlayıcı Sebeple İş Akdini Haklı Nedenle Feshi:

        İş Kanununun 25. Maddesinin 3. Fıkrasında “işçiyi işyerinde bir haftadan fazla süre ile çalışmaktan alıkoyan zorlayıcı bir sebebin ortaya çıkması.” durumunda işverenin iş sözleşmesini derhal feshedebileceği düzenlenmiştir. Buradaki zorlayıcı neden ile bahsedilen örneğin korona virüs salgını nedeniyle sokağa çıkma yasağı ilan edildiği takdirde, bu durumda “işçinin bir haftadan fazla olmak üzere” işine devam edememesi söz konusu olacaktır. İşçi, iş akdinin kendine yüklediği yükümlülüğü devam ettirebilmesi halinde mesela işini evden de yürütebiliyorsa iş sözleşmesi haklı nedenle feshedilemez. Aksi durumda kanunda belirtilen bir haftalık süreden fazla bir zaman zarfında tarafların çalışmaktan alıkonulması durumu ortaya çıktığı taktirde işveren iş sözleşmesini derhal feshedebilmektedir.

        Zorlayıcı Sebepler ve Yarım Ücret Kavramı

        Bu hususta kanunda sınırlı bazı hallerde iş akdinin askıya alınmasına rağmen işçiye ücret ödeneceği karara bağlanmıştır. İş Kanununun 40. Maddesinde : “24 ve 25 inci maddelerin (III) numaralı bentlerinde gösterilen zorlayıcı sebepler dolayısıyla çalışamayan veya çalıştırılmayan işçiye bu bekleme süresi içinde bir haftaya kadar her gün için yarım ücret ödenir.” hükmü amirdir. Yani yine güncel korona salgınından örnek verecek olursak, karantina ilan edilir de bu zorlayıcı neden sebebiyle işverenin mecburen çalışmayı durdurduğu ilk hafta işçiye yarım ücret ödemek zorundadır ve sonrasında işçi yine fesih hakkını kullanabilmektedir.

                Kısa Çalışma Ödeneği

            Genel ekonomik, sektörel, bölgesel kriz veya zorlayıcı sebeplerle iş yerindeki haftalık çalışma sürelerinin geçici olarak en az üçte bir oranında azaltılması veya süreklilik koşulu aranmaksızın işyerinde faaliyetin tamamen veya kısmen en az dört hafta süreyle durdurulması hallerinde, iş yerinde üç ayı aşmamak üzere sigortalılara çalışamadıkları dönem için gelir desteği sağlayan bir uygulamadır.

            İş mevzuatında zorlayıcı nedeni tanımlayan Kısa Çalışma ve Kısa Çalışma Ödeneği Hakkında Yönetmelik m. 3/h ye göre, zorlayıcı neden, “İşverenin kendi sevk ve idaresinden kaynaklanmayan, önceden kestirilemeyen, bunun sonucu olarak bertaraf edilmesine imkan bulunmayan, geçici olarak çalışma süresinin azaltılması veya faaliyetin tamamen veya kısmen durdurulması ile sonuçlanan dışsal etkilerden kaynaklanan dönemsel durumları ya da deprem, yangın, su baskını, heyelan, salgın hastalık, seferberlik gibi durumları” ifade eder. Nitekim İŞKUR tarafından yayınlanan “Kısa Çalışma Talep Formu”nda başvurunun nedenleri arasında “Dışsal etkilerden kaynaklanan zorlayıcı sebepCovid-19 etkisi”ne yer verilmiştir.

        Kısa Çalışma Kapsamında; - İşçilere kısa çalışma ödeneği ödenmesi, - Genel Sağlık Sigortası primleri ödenmesi hizmetleri sağlanmaktadır. Kısa çalışma ödeneği, işverene değil, işçiye yapılan bir ödemedir. Kısa çalışma süresince işveren, işçiye çalışmadığı yahut eksik süre ile çalıştığı sürelere ilişkin ücret ödemez.23 Mart 2020 tarihi itibariyle Koronavirüs sebebiyle kısa çalışma başvuruları alınmaya başlanmıştır.

            Pandeminin iş kazası kapsamında değerlendirilmesi

        Bu durum Yargıtay kararları kapsamında da mümkündür. İşverenin korona virüsüne karşı gerekli tedbirleri almaması İş Kanunu kapsamında işçiye haklı nedenle derhal fesih hakkı dahi vermekteyken iş yeri sağlığı için gerekli tedbirlerin hızlı ve etkin bir şekilde alınması gerekmektedir.

        İşveren tarafından iş yerinde gerekli tedbirlerin alınmaması durumunda işçinin bu virüs neticesinde hayatını kaybetmesi veya zarar görmesi halinde işveren açısından hem hukuki hem de cezai sorumluluk doğuracaktır.

        PANDEMİNİN SÖZLEŞMELERE ETKİSİ

        Korona Virüsü bulaşıcı bir hastalık olması hasebiyle mücbir sebep olarak sayılacağı şüphesizdir. Bu bağlamda sözleşmelerde edimini yerine getiremeyen borçlu doğan zarardan sorumlu tutulamaz. Zira mücbir sebep zarar ile fiil arasındaki illiyet bağını kesecektir. Bu yönüyle mücbir sebep sözleşmelerde haklı fesih sebebi sayılacaktır. Ancak sürekli edim borcu doğuran sözleşmelerde bu hakkın kullanılmaması borçluyu tüm borçtan kurtarmayacaktır.

Bir hukukçu olarak hak kayıplarının yaşanmaması adına                kaleme aldığım bu yazımda, her yanıyla zor günler geçirdiğimiz bu sürecin bir an önce atlatılmasını diliyor ve Önce Sağlık, Her Zaman Adalet diyorum. 27.03.2020                                                   

 

 

AV.ERDEM ÇİÇEK           

  İstanbul Barosu

Hukuki Makaleler Haberleri

HMK'da değişiklik yapan kanun yürürlüğe girdi. Dikkat ! Neler değişti...

7251 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, 18.07.2020 tarihli Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.İbraz edilmeyen delillerin sunulma süresi öne alındı. Şuan adli tatil içinde olsak da  İcra Mahkemerine açılan davalarda

HMK'daki önemli değişiklik - 18 : Tüketici mahkemelerinde görülen uyuşmazlıklarda dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması dava şartı oldu

MADDE 59- 7/11/2013 tarihli ve 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanuna 73 üncü maddesinden sonra gelmek üzere aşağıdaki madde eklenmiştir.“Dava şartı olarak arabuluculukMADDE 73/A- (1) Tüketici mahkemelerinde görülen uyuşmazlıklarda dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olm

HMK'daki önemli değişiklik - 17 : Ticari davalarda uygulanan basit yargılama usulüne ilişkin parasal sınır “beşyüz” bin Türk lirasına çıkarıldı

MADDE 58- 13/1/2011 tarihli ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanununun 4 üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “yüz bin” ibaresi “beş yüz bin” şeklinde değiştirilmiştir.ESKİ MADDE METNİ1. Genel olarak MADDE 42 (1) Her iki tarafın da ticari işletmesiyle ilgili hususlardan doğan hukuk davaları ve çeki

Önceki Haber

Mücbir Sebebe (Salgın Hastalığa) ilişkin literatür taraması

Sonraki Haber

Mücbir Sebebe (Salgın Hastalığa) ilişkin Makaleler