Basın özgürlüğü- Kişilik hakları -Haber içeriğine uygun bir üslup kullanılmayarak öz ve biçim arasındaki denge bozulması

9.4.2021 22:02:26

 Dava konusu haber dizisi bir bütün olarak değerlendirildiğinde; haberler gazetede davacıların isim ve soy isimlerinin baş harfleri belirtilerek yer almış olsa da, haber yazı dizisi şeklinde yapılmış ve davacıların yakın çevreleri tarafından tanınmalarına imkân verecek biçimde fotoğrafları yayınlanmıştır. Haberlerde dosya içerisinde yer alan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılan soruşturmadaki iddialar dışında davacılar hakkında dayanağı bulunmayan iddialarda bulunularak davacıların itibarını sarsacak ifadelere yer verilmiştir. Haber içeriğine uygun bir üslup kullanılmayarak öz ve biçim arasındaki denge bozulmuştur. Başka bir ifadeyle basın objektiflikten ayrılıp, haber sınırını aşarak, genişletici ve yanlış yorumlarda bulunarak, yersiz şekilde onur kırıcı sözler kullanarak, dürüstlük kuralına aykırı davranıp, salt sansasyon için haber yaptığı gibi, yapılan bu haberlerle davacıların lekelenmeme hakları ihlâl edildiğinden yapılan yayınların hukuka aykırı olduğu ve davacıların kişilik haklarına saldırı teşkil ettiği kuşkusuzdur.



Hukuk Genel Kurulu         2019/842 E.  ,  2020/332 K.


MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi



1. Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul Anadolu (Kapatılan Kartal) 1. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar taraf vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.

2. Direnme kararı taraf vekilleri tarafından temyiz edilmiştir.

3. Hukuk Genel Kurulunca davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının özel daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı bozulmasına, davacılar vekilinin temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına karar verilmiştir.

4. Bozma kararına karşı davacılar vekili tarafından karar düzeltme isteminde bulunulmuştur.

5. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:


I. YARGILAMA SÜRECİ

Davacı İstemi:

6. Davacı ... adına vekâleten ve kendi adına asaleten davacı Av. ...; müvekkili ile kendisinin İstanbul Barosuna kayıtlı avukat olduklarını, "Büyük Davalara Rüşvet Konseyi" manşeti ve "Avukatlar, hâkimler, üst düzey memurlardan oluşan ve rüşvetle sanıkları beraat ettiren gizli konsey ortaya çıkarıldı" başlığı ile Sabah Gazetesinin 18.04.2011, 19.04.2011 ve 20.04.2011 tarihli yayınlarında fotoğrafları da kullanılarak asılsız haberler yayımlandığını, 18.04.2011 tarihli haberde “Adalet Bakanlığı müfettişlerinin tespitlerine göre, Rüşvet Konseyi 7 kişiden oluşuyor. Konseyin Başkanlığını İstanbul Barosuna kayıtlı avukat İ.Ç. yapıyor. Yardımcısı da M. S. adlı bir avukat. Mahkeme başkanı hâkimler E.C. ve Z.B. de konsey üyesi. Yargıyı etkileme soruşturması sırasında ortaya çıkarılan konseyin, uyuşturucu baronları başta olmak üzere büyük davalarda yargılanan sanıkları milyon dolarlık rüşvetler karşılığında beraat ettirdiği belirlendi.”, 20.04.2011 tarihli haberde ise “Adalet Başmüfettişleri gizli konseyin bugüne kadar kaç dosyaya müdahale ettiğini ve kimlere rüşvet karşılığında tahliye ve beraat kararı verdirdiğini araştırıyor.” şeklinde yazıldığını, haber dizisinin kendi içinde dahi çelişkili olduğunu, manşette yer alan “Altı yıldır gizlice faaliyet gösteren ve yer altı dünyasında ‘İpten bile haber alır’ diye nam salan konseyle ilgili delil dosyasını inceleyen HSYK, iki hâkimin görevden alınmasına karar verdi” haberinin yanına müvekkilinin ve kendisinin boy resmi de eklenerek yayımlanmak suretiyle uyuşturucu baronlarına ve çetelere hedef gösterildiklerini, haberlerin yayımlanmasından sonra yakınlarından ve müvekkillerinden yüzlerce telefon aldıklarını ve olayı izah etmekte zorlandıklarını, haberlerin tamamen gerçek dışı olup tüm ülke çapında ve yakın çevresi tarafından tanınmasına imkân verecek biçimde -özellikle avukatlık cüppesi ile çekilmiş fotoğrafıyla birlikte - yayınlanmasının kişilik haklarına ve mesleki itibarına ağır bir saldırı oluşturduğunu ileri sürerek yayın yasağı konulması yönünde ihtiyati tedbir kararı verilmesine, müvekkili ... için 500.000TL ve kendisi için 500.000TL manevi tazminatın yayın tarihi olan 18.04.2011 tarihinden itibaren faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı Cevabı:

7. Davalı vekili; davacılar bakımından matufiyet unsurunun oluşmadığını, davaya konu haberlerde davacıların isimlerinin ve fotoğraflarının açık olarak verilmediğini, davacıların kendilerine ait olduğunu iddia ettikleri fotoğrafların tanınmalarına engel olacak şekilde bantlanmak suretiyle ve isimleri rumuzlanarak verildiğini, Adalet Bakanlığı tarafından yürütülen idari soruşturma hakkında kamuoyunu bilgilendirmek amacı ile hazırlanan haberde davacıların şahıslarının hedef alınmadığını, idari soruşturma kapsamındaki iddia ve olayların görünen gerçekliğe uygun olarak kamuoyuna aktarıldığını, dava konusu haberler nedeniyle davacıların müvekkili hakkında yapmış oldukları şikâyet üzerine yürütülen soruşturma sonucunda İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 2011/18891 Soruşturma, 2011/6425-320 Karar sayılı dosyasında 17.06.2011 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiğini, bu karara yapılan itirazın Beyoğlu 4. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 2011/942 D. İş sayılı, 20.07.2011 tarihli kararı ile reddedildiğini, nitekim İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Memur Suçları Soruşturma Bürosu tarafından düzenlenen 2011/5323 soruşturma sayılı, 07.03.2011 tarihli iddianamedeki iddia ve tespitler incelendiğinde görüleceği üzere davaya konu haberlerin idari soruşturma dosyasında sabit olan ve bir bölümü aynı zamanda kamu davası konusu da olan davacılar hakkındaki iddiaların görünen gerçekler çerçevesinde yayınlanmasında üstün kamu yararı bulunduğunu, adalet dağıtımında anahtar bir rolü olan avukatların görevlerini yerine getirirken yargı bağımsızlığını etkileyebilecek faaliyetlerde bulundukları yönündeki iddiaların özel bir önem taşıdığını, davaya konu haberlerde davacılara yönelik hakaret içerir, konu ile ifade arasındaki düşünsel bağı zedeleyen, hukuka aykırı herhangi bir ifade ya da anlatım tarzına yer verilmediğini, gereğini aşan hiçbir bir iddia ya da isnatta bulunulmadığını, haber başlığının da konu ile uyumlu ve okuyucunun ilgisini çekecek biçimde hazırlandığını, basın özgürlüğü sınırları içinde kalınarak hazırlanan gerçek, doğru, güncel bir haber olduğunu, davacının ihtiyati tedbir talebinin kabul edilmiş olmasının basın özgürlüğünün sınırsız bir biçimde sansürlenmesi anlamına geldiğini belirterek davanın reddini savunmuştur.

İlk Derece Mahkemesi Kararı:

8. İstanbul Anadolu (Kapatılan Kartal) 1. Asliye Hukuk Mahkemesi 16.05.2012 tarihli ve 2011/282 E., 2012/266 K. sayılı kararı ile; haberin verildiği gazetede davacıların resimleri mozaiklenmiş ve isimleri açıkça yazılmamış ise de avukat oldukları da belirtildiğinden yakın çevreleri tarafından tanınmalarına imkân verecek biçimde fotoğraflarının yayınlandığı, davacılar hakkındaki soruşturmanın kamuoyunu bilgilendirici genel bir haber olarak gazetede yer alması gerekirken basın özgürlüğünü ihlal edecek şekilde neredeyse yazı dizisi hâline getirildiği, davacıların kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile davacı ... için 10.000TL ve davacı ... için 10.000TL manevi tazminatın ilk yayın tarihi olan 18.04.2011 tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir.

Özel Daire Bozma Kararı:

9. İstanbul Anadolu (Kapatılan Kartal) 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur.

10. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 13.06.2013 tarihli ve 2012/11955 E., 2013/11357 K. sayılı kararı ile;

"Davaya konu 18/04/2011 tarihli Sabah Gazetesinin ilk sayfasında "BÜYÜK DAVALARA RÜŞVET KONSEYİ" manşeti ile alt başlık olarak "Avukatlar, hakimler, üst düzey memurlardan oluşan ve rüşvetle sanıkları beraat ettiren gizli konsey ortaya çıkarıldı " denilerek haber yapılmış, yine dava konusu 19/04/2011 ve 20/04/2011 tarihli yayınlarda da habere devam edilerek konseyde yer aldıkları bildirilen hakim ve avukatların isimleri kodlanarak ve resimleri mozaiklenerek sayfaya konuldukları görülmüştür. Haberin İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan soruşturmadaki bulgulara dayanması nedeniyle görünür gerçekliğe uygun olup kamu yararı ve toplumsal ilgi bulunduğu, böyle bir konuda peş peşe yayın yapılması ve davacıların yakın çevreleri tarafından tanınmalarına imkan verecek biçimde fotoğraflarının yayınlanmasının kişilik haklarına saldırı teşkil etmeyeceği, haberdeki fotoğrafların orta düzeydeki bir okuyucu tarafından tanınmayacak şekilde olduğu gibi isimlerin de kodlandığı, bu kapsamda yayının hukuka aykırılığından ve davacıların kişilik haklarını zedelediğinden söz edilemeyeceğinden, manevi tazminat istemlerinin tümden reddine karar verilmesi gerekirken; yazılı gerekçeyle kısmen kabul kararı verilmiş olması doğru görülmemiş, kararın bozulması gerektiği" gerekçesi ile karar bozulmuştur.

Direnme Kararı:

11. İstanbul Anadolu 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 25.04.2014 tarihli ve 2014/115 E., 155 K. sayılı kararı ile; önceki karardaki gerekçeler tekrar edilerek, bir avukatın yakın çevresi ve özellikle iş çevresi düşünüldüğünde, Özel Dairenin haberdeki fotoğrafların orta düzeydeki bir okuyucu tarafından tanınmayacak şekilde olduğu ve isimlerin de kodlandığı gerekçesine dayalı olarak kişilik haklarına saldırı bulunmadığı görüşüne katılmanın mümkün olmadığı, soruşturma konusu ile ilgili haberin neredeyse yazı dizisi hâline getirilmesinin bile kişi özgürlüğünü ihlal edebilecek nitelikte olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme Kararının Temyizi:

12. Direnme kararı süresi içinde taraf vekilleri tarafından temyiz edilmiştir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararı:

13. Hukuk Genel Kurulunun 30.04.2019 tarihli ve 2017/4-1485 E., 2019/500 K. sayılı kararı ile;

“…Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde;

Davacıların İstanbul Barosuna kayıtlı avukat oldukları, Sabah Gazetesinin 18.04.2011, 19.04.2011 ve 20.04.2011 tarihli nüshalarında "Büyük Davalara Rüşvet Konseyi" manşeti ve "Baronların Rüşvet Konseyi" dizi başlığı ile haberlerin yayımlandığı, "Avukatlar, hâkimler, üst düzey memurlardan oluşan ve rüşvetle sanıkları beraat ettiren gizli konsey ortaya çıkarıldı" şeklinde alt başlık kullanılan haber dizisinde konseyde yer aldıkları bildirilen hâkim ve avukatların isimlerinin kodlanarak ve fotoğraflarının mozaiklenerek sayfaya konuldukları anlaşılmaktadır.

Dosya kapsamında yer alan belge ve delillerin incelenmesinde, habere konu edilen olay ile ilgili olarak Adalet Bakanlığı müfettişlerince idari soruşturma yürütüldüğü, ayrıca davacılar hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılan ceza soruşturması sonucunda davacı ... hakkında rüşvet, resmî evrakta sahtecilik ve görevi kötüye kullanma suçlarından cezalandırılması talebiyle kamu davası açıldığı, diğer davacı ... hakkındaki evrakın ise tefrik edilerek 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 58. maddesi gereğince soruşturma izni için Adalet Bakanlığı’na gönderildiği, dava konusu haberleri kaleme alan muhabir Abdurrahman Şimşek’in hakaret, iftira, suç uydurma ve adil yargılamayı etkileme suçlarından cezalandırılması talebi ile davacılar tarafından yapılan şikâyet üzerine yürütülen soruşturma sonucunda İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca, haberlerin basın özgürlüğü kapsamında kaldığı ve atılı suçların unsurlarının oluşmadığı gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiği, bu karara yapılan itirazın Beyoğlu 4. Ağır Ceza Mahkemesi'nce reddedildiği görülmektedir.

Dava konusu haber dizisi bir bütün olarak değerlendirildiğinde, iddia edilen hususların Adalet Bakanlığı müfettişlerince yürütülen idari soruşturmadaki ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca davacılar hakkında yapılan ceza soruşturmasındaki bulgulara dayanması nedeniyle görünür gerçekliğe uygun olduğu, habere konu edilen olayların güncellik, toplumsal ilgi kamu yararı ile öz ve biçim arasındaki denge unsurlarını haiz bulunduğu, haberlerin içeriğinde davacılar hakkında doğrudan kişilik değerlerine yönelen küçültücü veya hakaret teşkil eden herhangi bir ifadeye yer verilmediği, haberdeki fotoğrafların orta düzeydeki bir okuyucu tarafından tanınmalarına elverişli olmayacak şekilde mozaiklendiği gibi isimlerin de kodlandığı, bu kapsamda yayının hukuka aykırılığından söz edilemeyeceği, yukarıda vurgulanan AİHM içtihatları karşısında basın özgürlüğü kapsamında korunması gerektiği, haberin yazı dizisi şeklinde yapılmasının ve davacıların yakın çevreleri tarafından tanınmalarına imkân verecek biçimde fotoğraflarının yayınlanmasının kişilik haklarına saldırı teşkil etmediği kabul edilmelidir.

O hâlde Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır…” gerekçesi ile davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı bozulmasına, davacılar vekilinin temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına karar verilmiştir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararına Karşı Karar Düzeltme:

14. Hukuk Genel Kurulu kararına karşı süresi içinde davacılar vekili tarafından karar düzeltme isteminde bulunulmuştur.


II. UYUŞMAZLIK

15. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, dava konusu haber dizisinin görünür gerçeğe uygun olup olmadığı, davacıların isimleri kodlanarak ve fotoğrafları mozaiklenerek yapılan haberlerin orta düzeydeki okuyucu tarafından tanınmalarına elverişli olup olmadığı, kişilik haklarına saldırı teşkil edip etmediği, buradan varılacak sonuca göre davacılar yararına manevi tazminata hükmedilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.


III. GEREKÇE

16. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır.

17. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir.

18. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi (TMK m.24), isme saldırı (TMK m.26), nişan bozulması (TMK m.121), evlenmenin butlanı (TMK m.158/2), boşanma (TMK m.174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma (818 sayılı BK m.47, 6098 sayılı TBK m56) durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m.49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir.

19. 4721 sayılı TMK’nın 24. maddesi ile 818 sayılı BK’nın 49. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır.

20. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 24. maddesinde;

“Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir.

Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.”

21. Dava konusu yayımın yapıldığı ve davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanununun (BK) 49. maddesinde ise;

“Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir.

Hâkim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken, tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate alır.

Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir tazmin sureti ikame veya ilave edebileceği gibi tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir.”

hükümleri yer almaktadır.

22. TMK’nın 24 ve BK’nın 49. maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir.

23. Görüldüğü üzere BK'nın 49. maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır.

24. Bu genel açıklamalardan sonra uluslararası metinlerde ifade özgürlüğünün nasıl yer aldığının da incelenmesinde yarar bulunmaktadır:

25. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 90. maddesinin son fıkrası;

“Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmünü içermektedir. Bu durumda, mahkemelerce önlerine gelen uyuşmazlıklarda usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar ile iç hukukun birlikte yorumlanması ve uygulanması gerekmektedir.

26. Hâl böyle olunca, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde (AİHS/Sözleşme) konunun nasıl düzenlendiğinin ve Sözleşme'nin uygulanmasını sağlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM/Mahkeme) kararlarının incelenmesi yerinde olacaktır.

27. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “İfade özgürlüğü” başlıklı 10. maddesinin birinci fıkrası; “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.” hükmünü içermekte olup hangi hâllerde ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği de aynı maddenin ikinci fıkrasında düzenlenmiştir.

28. İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birisi olup, toplumsal ilerlemenin ve her bireyin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. AİHS'nin 10. maddesinin ikinci fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın "demokratik toplum" olmaz (Handyside, parag. 49, başvuru no: 5493/72, 07.12.1976). AİHS'nin 10. maddesinde benimsenen ifade özgürlüğü bu şekilde olmakla birlikte, yine de dar bir yorum gerektiren istisnalar içermektedir ve bu hakkı kısıtlama ihtiyacının ikna edici bir biçimde ortaya konması gerekmektedir (Pakdemirli/Türkiye kararı, başvuru no: 35839/97, 22.02.2005).

29. İfade özgürlüğü geniş bir şekilde yorumlanmakta ise de, sınırsız olmadığı da Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilmiştir. Burada çözülmesi gereken temel sorun ifade özgürlüğü ile kişilik haklarına yönelik saldırı arasındaki sınırın hangi ölçütlere göre saptanacağıdır.

30. AİHM önüne gelen uyuşmazlıklarda yapılan müdahalenin ifade özgürlüğünü ihlal edip etmediğini aşağıdaki kriterleri uygulayarak tespit etmektedir:

i. Müdahalelerin yasayla öngörülmesi:

AİHM, Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “yasayla öngörülme” ifadesinin, ilk olarak, itiraz konusunun iç hukukta bir dayanağı olması gerektiğini hatırlatır. Ancak söz konusu ifade hukuki normların ilgili kişinin erişiminde olmasını, sonuçlarının öngörülebilmesini ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olmasını gerektiren kanun niteliğine de atıfta bulunmaktadır (Association Ekin/Fransa, başvuru no: 39288/98; Ürper ve diğerleri/Türkiye kararı, başvuru no: 14526/07, 14747/07, 15022/07, 15737/07, 36137/07, 47245/07, 50371/07, 50372/07 ve 54637/07, 20 Ekim 2009).

ii. Müdahalelerin meşru bir amaç izleyip izlemediği:

Sözleşme’nin 10/2. maddesine göre, “… bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”

Görüldüğü üzere yasayla düzenlemek şartıyla ve “başkalarının şöhret ve haklarının korunması” amacıyla ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği kabul edilmekte olup sınırlama haklı olsa bile, bu kez sınırlamanın orantılılığı gündeme gelecektir (bkz. sınırlamanın orantısızlığı konusunda Pakdemirli/Türkiye kararı). Kişilik hakkının korunması ile ifade özgürlüğü arasındaki dengeyi iyi sağlamak gerekmektedir. Özellikle siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları ve şöhretleri söz konusu olduğunda bu dengede ifade özgürlüğünün ağır bastığı konusunda kuşku yoktur. Diğer bir deyişle, terazide bir yanda siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları, diğer yanda ifade özgürlüğü bulunduğu durumlarda, tercihin daha çok ifade özgürlüğünden yana kullanıldığı söylenebilir (Doğru, O., Nalbant, A; İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama ve Önemli Kararlar, C. 2, Ankara 2013, s. 232).

iii. Müdahalelerin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı:

AİHM, ifade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun temel yapılarından birini oluşturduğu ve toplumun gelişimi ve bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşullarından biri olduğunu hatırlatır (Lingens/Avusturya, başvuru no: 9815/82, 08.07.1986). İfade özgürlüğü istisnalara tabi olsa da, bu istisnalar dar bir biçimde yorumlanmalı ve sınırlama nedeni ikna edici bir biçimde ortaya konmalıdır (Observer ve Guardian/Birleşik Krallık, A Serisi no: 216, başvuru no: 13585/88, 26.11.1991).

31. Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 25.04.2018 tarihli ve 2017/4-1320 E., 2018/986 K.; 30.05.2018 tarihli ve 2017/4-1470 E., 2018/1144 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir.

32. Basın özgürlüğü ise ifade özgürlüğünün en önemli unsurlarından birisidir. AİHM’nin basın ile ilgili kararlarında ifade özgürlüğünün demokratik bir toplumun esaslı temellerinden birisini oluşturduğuna değinildikten sonra basına tanınması gereken güvencelerin özel bir öneme sahip bulunduğu belirtilmektedir. Basın ve diğer medya organlarının ifade özgürlüğü kamuoyuna yöneticilerin görüş ve davranışlarını tanıtmak ve yargılamak için en iyi araçlardan birisini sunmaktadır. Basına siyasal arenada ve kamunun ilgilendiği diğer alanlarda tartışma konusu olan bilgi ve görüşleri iletme görevi düşer. Basının bu görevi, kamuoyunun da bilgi ve görüşleri alma hakkı ile tanımlanır (Handyside/Birleşik Krallık, 07.12.1976, Başvuru No: 5493/72, 49, Centro Europa 7 S.R.L. And Dı Stefano/İtalya, Başvuru No: 38433/09, 131).

33. O hâlde basın özgürlüğü bir yönüyle halkı ilgilendiren haber ve görüşleri iletme özgürlüğü, diğer yönüyle de halkın bu bilgi ve görüşleri alma hakkıdır. Mahkeme’ye göre basın ancak bu şekilde, kamuoyunun bilgi edinme hakkı bakımından yaşamsal önemi bulunan “halkın gözcülüğü” ya da “bekçisi” görevi yapabilir. Basın özgürlüğü söz konusu olduğunda, ulusal makamlara tanınan takdir yetkisi demokratik bir toplumun yararı dikkate alınarak sınırlandırılır (Édıtıons Plon/Fransa, Başvuru No: 58148/00, 44; Bladet Tromsø And Stensaas/Norveç, Başvuru No: 21980/93, 59).

34. Burada şu hususun da ifade edilmesi gerekir ki, Sözleşme’nin 10. maddesi sadece ifade edilen haber ve fikirlerin içeriğini değil, fakat aynı zamanda bunların nakledilme biçimlerini de korur (Oberschlick/Avusturya, Başvuru No: 20834/92, 57). AİHM’nin yerleşik içtihadına göre; gazetecilik özgürlüğü ve mesleği, belirli ölçüde abartma, hatta kışkırtma unsurunu da içerir (Prager And Oberschlick/Avusturya, Başvuru No: 15974/90, 38).

35. Basının başkalarının itibarını korumak gibi çizilmiş sınırları aşmaması gerekmekle birlikte kamunun menfaatinin bulunduğu diğer alanlarda olduğu gibi, siyasi meselelerde de haber ve fikirleri iletmek yine basına düşen bir görevdir. Sadece basının bu tür haber ve fikirleri iletme görevi yoktur, halkın da bunları edinme hakkı da vardır (Sunday Times/Birleşik Krallık, parag. 30, başvuru no: 6538/74, 26.04.1979).

36. Mahkeme ayrıca basının ifade özgürlüğünü kullanırken görev ve sorumluluklarına uygun davranmak zorunda olduğunu, bu görev ve sorumluluklar kapsamında yayımlanan haberlerin bireylerin şeref ve hakları üzerinde ağır etkiler yaratma riski nedeniyle "başkalarının şeref ve haklarının korunması"yla ilgili konulmuş sınırlara dikkat edilmesi gerektiğini vurgulamaktadır (bkz.Observer ve Guardian/Birleşik Krallık, B.No: 13585/88, 26/11/1991).

37. Basın özgürlüğünün iç hukukumuzda nasıl yer aldığı konusuna gelince;

2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın “Basın hürriyeti” başlıklı 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Kanunu'nun 3. maddesi basın özgürlüğünü düzenlemiş ve bunun sınırlarını göstermiştir.

5187 sayılı Kanunun 3. maddesinde;

“Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir.

Basın özgürlüğünün kullanılması ancak demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlâkının, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, Devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabilir.”

hükmü yer almaktadır.

38. Bu hükümden de anlaşılacağı üzere; basın özgürlüğü, kişinin dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren olay ve olgular hakkında bilgi sahibi olmasını sağlamayı amaçlar.

39. Bunun gereği olarak basın, haber toplamak, fikir ve kanaatleri izleyerek bunları çözümlemek, yorumlamak, eleştirmek ve sonuçta kamuoyunu ilgilendiren konularda doğru ve gerçeğe uygun haber vermek hakkına sahip ve bununla görevlidir. Eş söyleyişle denetim, uyarma, eleştiri ve gerçekleri açıklama, basının doğal görevleridir.

40. Basın özgürlüğü ile bağlantılı kavramlar olarak; Anayasada düşünce ve kanaat (m. 25), düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti (m. 26) ayrıntılı şekilde düzenlenmiştir. Demokratik yaşamın gelişmesinde, ulusal birliğin sağlanmasında, kamuoyunun sağlıklı bir biçimde oluşmasında, sosyal ve siyasal ilerlemede basının çok önemli bir fonksiyonunun bulunduğu açık ve kuşkudan uzaktır.

41. Doğaldır ki basının bu ayrıcalıklı konumu ve hukuk düzeninin kendisine tanıdığı özgürlük, tüm özgürlükler gibi yine hukuk düzenince çizilen sınırlara tabidir. Basın, yaptığı yayımlarda gerek Anayasanın “Temel Haklar ve Ödevler” bölümünde yer alan ve gerekse de TMK'nın 24 ve 25. maddelerinde ve ayrıca özel yasalarda güvence altına alınmış olan, kişilik haklarına saygı göstermek, bunlara saldırı niteliği taşıyabilecek tutum ve davranışlardan kaçınmak zorundadır.

42. Bu cümleden olarak basın, belirli bir kişinin fikrini tartışmak zorunda kaldığı durumlarda bile, objektif bilgi vermekle ve eleştirmekle yetinmeli, olayları tahrif etmek veya kuşkuları yaymak gibi hukukun izin vermeyeceği yollara başvurmamalıdır. Özellikle de hakaret niteliğinde ya da yersiz, onur kırıcı söz ve deyimlerin kullanılmasından kaçınmalıdır.

43. Basının kamu görevi yapmasında göz önünde tutulan amaçla, kişilik haklarına verilen zarar arasında açık bir oransızlık varsa, yayımın hukuka aykırı olduğu kabul edilmelidir. Objektiflikten ayrılmak, haber sınırını aşmak, genişletici ve yanlış yorumlarda bulunmak, gerçek dışı haber vermek, yersiz şekilde onur kırıcı sözler kullanmak, dürüstlük kurallarına aykırı davranmak, kişisel nedenlerle salt sansasyon için yayım yapmak hukuka aykırıdır.

44. Bu açıklamalardan sonra, denilebilir ki, basın özgürlüğünün kişilik haklarına üstün tutulabilmesi için haberin gerçeğe uygun olması, gerçeğe uygun yayımın haber niteliği taşıması, gerçeğe uygun haberlerin verilmesinde nesnel (objektif) ölçütlere uyulması, haberin veriliş biçimi yönünden özle biçim arasında ölçülülük bulunması gerekir. Bir yayımın hukuka uygun olduğunun kabul edilebilmesi ancak açıklanan bütün bu koşulların birlikte varlığı hâlinde mümkündür. Yapılan bir yayım bu temel ilkelerden herhangi birine ters düşüyorsa hukuka aykırılık unsuru gerçekleşmiş olacaktır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 05.06.2015 tarihli ve 2014/4-33 E., 2015/1504 K., 08.05.2013 tarihli ve 2012/4-1162 E., 2013/631 K. sayılı kararları).

45. Önemle vurgulanmalıdır ki yayımlanmasında kamu yararı bulunan, gerçek ve güncel bir haberin veya eleştirinin, özle biçim arasında denge kurulmak suretiyle verildiği durumlarda manevi tazminat sorumluluğunun temel öğesi olan hukuka aykırılık gerçekleşmeyeceğinden basının sorumluluğu da söz konusu olmayacaktır.

46. Basın objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle olay ve konu ile ilgili olan, görünen, bilinen her şeyi araştırma, inceleme ve olayları o anda belirlenen biçimi ile değerlendirme, yayma ve yayınlama yetki ve sorumluluğuna sahip olmakla birlikte, haberin verilişi sırasında özle biçim arasındaki dengenin bozulmaması gerekir.

47. Haberde gerekli, yararlı ve ilgili olmayan nitelemeler ve yorumlar yapıldığı, haberin içeriğine uygun düşmeyen, tahrik edici, kamuoyunda husumet ve kuşku yaratıcı, güveni zedeleyici bir üslubun kullanıldığı durumlarda, özle biçim arasındaki denge bozulmuş sayılır. Bu da hukuka aykırılığın varlığını kabule imkân sağlar.

48. Diğer bir anlatımla basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma, yönlendirme yetki ve sorumluluğuna sahiptir. Bunun içindir ki basının yaptığı yayımdan dolayı hukuka aykırılık teşkil edecek olan eylemi, genel olaylardaki hukuka aykırı olan eylemden farklılıklar taşır. İşte bu farklılık ve ayrık durum gözetilerek yapılan yayımın hukuka aykırılık veya uygunluk sınırı belirlenmelidir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayımdaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. İşte basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır.

49. Yine, basının manevi tazminat sorumluluğunun doğması mülga 818 sayılı Borçlar Kanununun 49 (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 58) maddesindeki koşulların gerçekleşmiş olmasına bağlıdır.

50. Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde;

Davacıların İstanbul Barosuna kayıtlı avukat oldukları, Sabah Gazetesinin 18.04.2011, 19.04.2011 ve 20.04.2011 tarihli nüshalarında "Büyük Davalara Rüşvet Konseyi" manşeti ve "Baronların Rüşvet Konseyi" dizi başlığı ile haberlerin yayımlandığı, "Avukatlar, hâkimler, üst düzey memurlardan oluşan ve rüşvetle sanıkları beraat ettiren gizli konsey ortaya çıkarıldı" şeklinde alt başlık kullanılan haber dizisinde konseyde yer aldıkları bildirilen hâkim ve avukatların isimlerinin kodlanarak sayfaya konuldukları anlaşılmaktadır.

51. Dosya kapsamında yer alan belge ve delillerin incelenmesinde; habere konu edilen olay ile ilgili olarak davacılar hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılan ceza soruşturması sonucunda davacı ... hakkında rüşvet, resmî evrakta sahtecilik ve görevi kötüye kullanma suçlarından cezalandırılması talebiyle kamu davası açıldığı, diğer davacı ... hakkındaki evrakın ise tefrik edilerek 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 58. maddesi gereğince soruşturma izni için Adalet Bakanlığı’na gönderildiği anlaşılmaktadır. Ayrıca Adalet Bakanlığı müfettişlerince idari soruşturma yürütüldüğünün iddia edildiği görülmektedir.

52. Dava konusu haber dizisi bir bütün olarak değerlendirildiğinde; haberler gazetede davacıların isim ve soy isimlerinin baş harfleri belirtilerek yer almış olsa da, haber yazı dizisi şeklinde yapılmış ve davacıların yakın çevreleri tarafından tanınmalarına imkân verecek biçimde fotoğrafları yayınlanmıştır. Haberlerde dosya içerisinde yer alan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılan soruşturmadaki iddialar dışında davacılar hakkında dayanağı bulunmayan iddialarda bulunularak davacıların itibarını sarsacak ifadelere yer verilmiştir. Haber içeriğine uygun bir üslup kullanılmayarak öz ve biçim arasındaki denge bozulmuştur. Başka bir ifadeyle basın objektiflikten ayrılıp, haber sınırını aşarak, genişletici ve yanlış yorumlarda bulunarak, yersiz şekilde onur kırıcı sözler kullanarak, dürüstlük kuralına aykırı davranıp, salt sansasyon için haber yaptığı gibi, yapılan bu haberlerle davacıların lekelenmeme hakları ihlâl edildiğinden yapılan yayınların hukuka aykırı olduğu ve davacıların kişilik haklarına saldırı teşkil ettiği kuşkusuzdur.


53. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; gazetedeki haberlerde öz ve biçim arasındaki dengenin bozulmadığı, belirtilen ifadelerin basın özgürlüğü çerçevesinde değerlendirmesi gerektiği ve davacının kişilik haklarına saldırı oluşturmadığı, bu nedenle davacıların karar düzeltme isteminin reddi gerektiği ileri sürülmüş ise de, bu görüş açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.

54. Hâl böyle olunca, yerel mahkemenin kişilik haklarına saldırının varlığını kabul eden direnme kararı yerindedir.

55. Hukuk Genel Kurulunun bozma kararı kaldırılarak, Özel Dairece tazminat miktarı yönünden inceleme yapılmadığından bu yöne ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.


IV. SONUÇ :

Açıklanan nedenlerle;

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440. maddesi gereğince yapılan karar düzeltme incelemesi sonunda davacılar vekilinin karar düzeltme isteminin kabulü ile Hukuk Genel Kurulunun 30.04.2019 tarihli ve 2017/4-1485 E., 2019/500 K. sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA,

İstek hâlinde karar düzeltme harcının yatırana geri verilmesine,

Yerel mahkemenin direnme kararı yerinde bulunduğundan, tazminat miktarı yönünden mahkemenin kurduğu hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 4. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE,

03.06.2020 tarihinde yapılan ikinci görüşmede, oy çokluğuyla ve kesin olarak karar verildi.



KARŞI OY


Dava basın yoluyla kişilik haklarının ihlaline dayalı manevi tazminat istemine ilişkindir.

Mahkemece verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar Özel Dairece yapılan temyiz incelemesi sonunda kişilik hakkı ihlalinin bulunmadığı ve davanın reddine karar verilmesi gerektiği gerekçesi ile bozulmuş, direnme kararı verilmesi üzerine Hukuk Genel Kurulunca yapılan inceleme sonunda da direnme kararının bozulmasına karar verilmiş, davacıların karar düzeltme talepleri üzerine ise bu talebin kabulü ile direnme kararı uygun bulunarak miktar yönünden incelenmek üzere Özel Daireye gönderilmesine karar verilmiş olup sayın çoğunluğun bu görüşüne katılamıyoruz.

Şöyleki ;

İstanbul Barosunda kayıtlı avukat olan davacılar davalı Gazetenin 18/04/2011, 19/04/2011 ve 20/04/2011 günlü nüshalarında fotoğrafları da kullanılmak suretiyle asılsız haberler yapıldığını belirterek ayrı ayrı 500.000TL manevi tazminat talebinde bulunmuşlardır.

Mahkemece yapılan yargılama sonunda davanın kısmen kabulü ile her bir davacı lehine 10.000TL manevi tazminata hükmedilmiş, tarafların temyizi üzerine Özel Dairece oy birliği ile karar bozulmuş, mahkemece verilen direnme kararı üzerine Hukuk Genel Kurulunca bu kararın bozulmasına karar verilmiş, karar düzeltme aşamasında ise direnme hükmü uygun görülmüştür.

Dava konusu haberler davalı Gazetenin 18-19-20 Nisan 2011 tarihli sayılarında yayınlanmış olup, Adalet Bakanlığı müfettişlerince yürütülen idari bir soruşturma ile İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen ve kamu davası açılması ile sonuçlanan bir soruşturmaya dayanıldığı belirtilmiştir.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığındaki soruşturma önce İstanbul Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığında (CMK 250 madde ile Yetkili) başlamış ve sonrasında görevsizlik kararı ile İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir.

Soruşturmanın İstanbul Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığında başlamasının nedeni ise soruşturmanın başlamasına neden olan suç duyurusunun İstanbul Özel Yetkili 11. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yapılmış olmasıdır.

Dosya içerisinde mevcut görevsizlik kararı ve iddianame kapsamına göre; davacı avukatlardan ...’nun örgütlü şekilde eroin ticareti suçundan sanık Abdul Aşan müdafii olarak görev yaptığı İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesinin 2009/56 esas sayılı davasının 09/10/2009 tarihli duruşmasında verilen ara kararı ile aynı tarihte suç duyurusunda bulunulmuş ve İstanbul Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığınca 2009/2023 sayılı soruşturma başlatılmıştır. Bu soruşturma sonunda 28/01/2011 tarihli görevsizlik kararı ile evrak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiş olup, bu kararda davacılardan ... ve ... şüpheli olarak gösterilmişler (17. ve 18. sırada) suç olarak ise resmî belgede sahtecilik, resmî belgeyi bozmak, yok etmek, gizlemek, rüşvet almak vermek (... için ayrıca görevi kötüye kullanmak) gösterilmiştir.

Görevsizlik kararı üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Memur Suçları Soruşturma Bürosunca yürütülen soruşturma sonunda 07/03/2011 tarihli iddianame düzenlenmiştir.

Bu iddianame ile davacı ... hakkında rüşvet almak ve vermek, resmi belgeyi yok etmek, bozmak veya gizlemek, görevi kötüye kullanmak, bu suçlara iştirak ve görevi ihmal suçlarından kamu davası açılmış, davacı ... için ise isnat edilen suçların avukatlık göreviyle ilgili olduğu ve bu nedenle 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 58. maddesi gereğince soruşturma iznini gerektirdiğinden evrakın tefrik edilerek Adalet Bakanlığına gönderildiği belirtilmiştir.

Avukat ... hakkında 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 58. maddesi gereğince soruşturma izni, 59. maddesi gereğince kovuşturma izni verildiği ve Bakırköy 14. Ağır Ceza Mahkemesinin 20/01/2012 tarihli, 2011/504 esas, 2012/15 sayılı kararı ile resmî belgede sahtecilik ve görevi kötüye kullanmak suçlarından dolayı son soruşturmanın İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinde açılmasına karar verildiği, İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesinde açılan davanın (2012/154 esas-2012/150 karar) davacı ...’in yargılandığı İstanbul 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 2011/115 esas sayılı dava dosyası ile birleştirildiği, bu davada yapılan yargılama sonunda davacı ... hakkında mahkûmiyetine yeterli kesin ve inandırıcı delil olmadığı gerekçesi ile CMK 223/2-e maddesi gereğince beraat, davacı ... hakkında görevi kötüye kullanmak suçundan dolayı suçun yasal unsurlarının oluşmadığı gerekçesi ile beraat kararı verildiği, yine bu davacı hakkında resmî belgede sahtecilik suçundan dolayı ise mahkûmiyet hükmü kurulduğu ve sanık müdafiinin talebi bulunduğundan 5271 sayılı CMK 231. maddesi gereğince hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği, kararın temyiz incelemesinin henüz yapılmamış olduğu anlaşılmaktadır.

Öncelikle belirtmek gerekir ki dava konusu haberler yalnızca davacılar hakkında değildir. Haberlerde davacılar dışında adı kodlanarak verilen ve fotoğrafı bulunan G.E. isimli bir başka avukat, adları kodlanan iki hâkim, adları kodlanan beş avukat ve ayrıca kurye olduğu belirtilen ve adı yazılan bir kişi bulunmaktadır.

Davacılar basında çıkan bu haberler ile kişilik haklarının ihlal edildiği iddiasıyla bu davayı açmış olduklarından konunun ifade ve basın özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir.

2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 90. maddesinin son fıkrası; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmünü içermektedir. Bu durumda, mahkemelerce önlerine gelen uyuşmazlıklarda usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar ile iç hukukun birlikte yorumlanması ve uygulanması gerekmektedir.

Ülkemizin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “İfade özgürlüğü” başlıklı 10. maddesinin birinci fıkrası; “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.” hükmünü içermekte olup hangi hâllerde ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği de aynı maddenin ikinci fıkrasında düzenlenmiştir.

İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birisi olup, toplumsal ilerlemenin ve her bireyin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. AİHS'nin 10. maddesinin ikinci fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın "demokratik toplum" olmaz (Handyside, parag. 49, başvuru no: 5493/72, 07.12.1976). AİHS'nin 10. maddesinde benimsenen ifade özgürlüğü bu şekilde olmakla birlikte, yine de dar bir yorum gerektiren istisnalar içermektedir ve bu hakkı kısıtlama ihtiyacının ikna edici bir biçimde ortaya konması gerekmektedir (Pakdemirli/Türkiye kararı, başvuru no: 35839/97, 22.02.2005).

Basın özgürlüğü ise ifade özgürlüğünün en önemli unsurlarından birisidir. AİHM’nin basın ile ilgili kararlarında ifade özgürlüğünün demokratik bir toplumun esaslı temellerinden birisini oluşturduğuna değinildikten sonra basına tanınması gereken güvencelerin özel bir öneme sahip bulunduğu belirtilmektedir. Basın ve diğer medya organlarının ifade özgürlüğü kamuoyuna yöneticilerin görüş ve davranışlarını tanıtmak ve yargılamak için en iyi araçlardan birisini sunmaktadır. Basına siyasal arenada ve kamunun ilgilendiği diğer alanlarda tartışma konusu olan bilgi ve görüşleri iletme görevi düşer. Basının bu görevi, kamuoyunun da bilgi ve görüşleri alma hakkı ile tanımlanır (Handyside/Birleşik Krallık, 07.12.1976, Başvuru No: 5493/72, 49, Centro Europa 7 S.R.L. And Dı Stefano/İtalya, Başvuru No: 38433/09, 131). O hâlde basın özgürlüğü bir yönüyle halkı ilgilendiren haber ve görüşleri iletme özgürlüğü, diğer yönüyle de halkın bu bilgi ve görüşleri alma hakkıdır. Mahkeme’ye göre basın ancak bu şekilde, kamuoyunun bilgi edinme hakkı bakımından yaşamsal önemi bulunan “halkın gözcülüğü” ya da “bekçisi” görevi yapabilir. Basın özgürlüğü söz konusu olduğunda, ulusal makamlara tanınan takdir yetkisi demokratik bir toplumun yararı dikkate alınarak sınırlandırılır (Édıtıons Plon/Fransa, Başvuru No: 58148/00, 44; Bladet Tromsø And Stensaas/Norveç, Başvuru No: 21980/93, 59).

Burada şu hususun da ifade edilmesi gerekir ki, Sözleşme’nin 10. maddesi sadece ifade edilen haber ve fikirlerin içeriğini değil, fakat aynı zamanda bunların nakledilme biçimlerini de korur. (Oberschlick/Avusturya, Başvuru No: 20834/92, 57). AİHM’nin yerleşik içtihadına göre; gazetecilik özgürlüğü ve mesleği, belirli ölçüde abartma, hatta kışkırtma unsurunu da içerir (Prager And Oberschlick/Avusturya, Başvuru No: 15974/90, 38).

Basının başkalarının itibarını korumak gibi çizilmiş sınırları aşmaması gerekmekle birlikte kamunun menfaatinin bulunduğu diğer alanlarda olduğu gibi, siyasi meselelerde de haber ve fikirleri iletmek yine basına düşen bir görevdir. Sadece basının bu tür haber ve fikirleri iletme görevi yoktur, halkın da bunları edinme hakkı vardır (Sunday Times/Birleşik Krallık, parag. 30, başvuru no: 6538/74, 26.04.1979).

Basın özgürlüğünün iç hukukumuzda nasıl yer aldığı konusuna gelince;

2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının “Basın hürriyeti” başlıklı 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Kanununun 3. maddesi basın özgürlüğünü düzenlemiş ve bunun sınırlarını göstermiştir.

5187 sayılı Kanunun 3. maddesinde;

“Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir.

Basın özgürlüğünün kullanılması ancak demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlâkının, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, Devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabilir.”

hükmü yer almaktadır.

Bu hükümden de anlaşılacağı üzere; basın özgürlüğü, kişinin dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren olay ve olgular hakkında bilgi sahibi olmasını sağlamayı amaçlar.

Bunun gereği olarak basın, haber toplamak, fikir ve kanaatleri izleyerek bunları çözümlemek, yorumlamak, eleştirmek ve sonuçta kamuoyunu ilgilendiren konularda doğru ve gerçeğe uygun haber vermek hakkına sahip ve bununla görevlidir. Eş söyleyişle denetim, uyarma, eleştiri ve gerçekleri açıklama basının doğal görevleridir.

Basın özgürlüğü ile bağlantılı kavramlar olarak; Anayasada düşünce ve kanaat (m. 25), düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti (m. 26) ayrıntılı şekilde düzenlenmiştir. Demokratik yaşamın gelişmesinde, ulusal birliğin sağlanmasında, kamuoyunun sağlıklı bir biçimde oluşmasında, sosyal ve siyasal ilerlemede basının çok önemli bir fonksiyonunun bulunduğu açık ve kuşkudan uzaktır.

Doğaldır ki basının bu ayrıcalıklı konumu ve hukuk düzeninin kendisine tanıdığı özgürlük, tüm özgürlükler gibi yine hukuk düzenince çizilen sınırlara tabidir. Basın, yaptığı yayımlarda gerek Anayasanın “Temel Haklar ve Ödevler” bölümünde yer alan ve gerekse de TMK'nın 24 ve 25. maddelerinde ve ayrıca özel yasalarda güvence altına alınmış olan, kişilik haklarına saygı göstermek, bunlara saldırı niteliği taşıyabilecek tutum ve davranışlardan kaçınmak zorundadır.

Bu cümleden olarak basın, belirli bir kişinin fikrini tartışmak zorunda kaldığı durumlarda bile, objektif bilgi vermekle ve eleştirmekle yetinmeli, olayları tahrif etmek veya kuşkuları yaymak gibi hukukun izin vermeyeceği yollara başvurmamalıdır. Özellikle de hakaret niteliğinde ya da yersiz, onur kırıcı söz ve deyimlerin kullanılmasından kaçınmalıdır.

Basının kamu görevi yapmasında göz önünde tutulan amaçla, kişilik haklarına verilen zarar arasında açık bir oransızlık varsa, yayının hukuka aykırı olduğu kabul edilmelidir. Objektiflikten ayrılmak, haber sınırını aşmak, genişletici ve yanlış yorumlarda bulunmak, gerçek dışı haber vermek, yersiz şekilde onur kırıcı sözler kullanmak, dürüstlük kurallarına aykırı davranmak, kişisel nedenlerle salt sansasyon için yayım yapmak hukuka aykırıdır.

Bu açıklamalardan sonra, denilebilir ki, basın özgürlüğünün kişilik haklarına üstün tutulabilmesi için haberin gerçeğe uygun olması, gerçeğe uygun yayının haber niteliği taşıması, gerçeğe uygun haberlerin verilmesinde nesnel (objektif) ölçütlere uyulması, haberin veriliş biçimi yönünden özle biçim arasında ölçülülük bulunması gerekir. Bir yayının hukuka uygun olduğunun kabul edilebilmesi ancak açıklanan bütün bu koşulların birlikte varlığı hâlinde mümkündür. Yapılan bir yayın bu temel ilkelerden herhangi birine ters düşüyorsa hukuka aykırılık unsuru gerçekleşmiş olacaktır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 05.06.2015 tarihli ve 2014/4-33 E., 2015/1504 K., 08.05.2013 tarihli ve 2012/4-1162 E., 2013/631 K. sayılı kararları).

Önemle vurgulanmalıdır ki yayımlanmasında kamu yararı bulunan, gerçek ve güncel bir haberin veya eleştirinin, özle biçim arasında denge kurulmak suretiyle verildiği durumlarda manevi tazminat sorumluluğunun temel öğesi olan hukuka aykırılık gerçekleşmeyeceğinden basının sorumluluğu da söz konusu olamaz.

Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 09/12/2002 tarihli, 2002/9344-13808 sayılı kararında belirtildiği üzere “… doğruluğu konusunda şüpheler bulunsa da davacı ile ilgili iddialar resmî belgelerde yer almıştır. Devletin resmî belgelerinde geçen böyle ciddi bir iddianın varlığı, dava konusu yayının görünür gerçekliğe uygun olduğunu gösterir. Basının somut gerçeği araştırması beklenemez. Yayın tarihindeki gerçek bilgi ve belgelere uygun olması yeterlidir…”.

Bu açıklamalar kapsamında dava konusu haber dizisi bir bütün olarak değerlendirildiğinde; iddia edilen hususların Adalet Bakanlığı müfettişlerince yürütülen idari soruşturmadaki ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca davacılar hakkında yapılan ceza soruşturmasındaki bulgulara dayanması nedeniyle görünür gerçekliğe uygun olduğu, habere konu edilen olayların güncellik, toplumsal ilgi, kamu yararı ile öz ve biçim arasındaki denge unsurlarını haiz bulunduğu, haberler yalnızca davacılar hakkında olmayıp başkaca kişilerden bahsedildiği gibi haberlerin içeriğinde davacılar hakkında doğrudan kişilik değerlerine yönelen küçültücü veya hakaret teşkil eden herhangi bir ifadeye yer verilmediği, haberdeki fotoğrafların orta düzeydeki bir okuyucu tarafından tanınmalarına elverişli olmayacak şekilde mozaiklendiği ve isimlerin de kodlandığı, bu nedenlerle yayının hukuka aykırılığından söz edilemeyeceği, yukarıda vurgulanan AİHM içtihatları karşısında basın özgürlüğü kapsamında korunması gerektiği, kişilik haklarına saldırı niteliğinde olmadığı ve dolayısıyla karar düzeltme talebinin reddi gerektiği düşüncesiyle, sayın çoğunluğun aksi yöndeki düşüncesine katılamıyoruz.