Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının sanık lehine itirazda bulunması hâlinde süre aranmayacağına ilişkin hükmün 466 sayılı Kanun uyarınca tazminat istemine ilişkin davalarda uygulanıp uygulanmayacağı

9.4.2021 23:35:12

Ceza Genel Kurulu         2016/963 E.  ,  2020/18 K.



Kararı veren

Yargıtay Dairesi : 12. Ceza Dairesi

Mahkemesi :Ağır Ceza

Sayısı : 592-104


Davacı ...'in, mala zarar verme, patlayıcı madde atmak ve 2911 sayılı Kanun’a muhalefet suçlarından beraatine karar verilmesinden sonra, bu suçlardan dolayı tutuklulukta kaldığı süre nedeniyle 20.000 TL maddi ve 15.000 TL manevi tazminatın davalı ... Hazinesinden tahsili talebiyle açtığı davada, maddi tazminat talebinin reddine, manevi tazminat talebinin ise kısmen kabulü ile 1.200 TL manevi tazminatın davalıdan alınarak davacıya verilmesine ilişkin Diyarbakır 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 12.05.2010 tarihli ve 223-291 sayılı hükmünün, davacı ve davalı vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 15.10.2012 tarih ve 22138-21816 sayı ile;

"...Yerinde görülmeyen sair itirazların reddine, ancak;

1- Dairemizce benimsenen görüşe göre; tutuklandığı tarihte öğrenci olan davacının maddi kaybı ile ilgili itibar edilecek belge ibraz edilmesi hâlinde bu husus nazara alınarak maddi zararının belirlenmesi, belge ibraz edememesi hâlinde de tazminat istemine konu işlem tarihindeki yaş durumu dikkate alınarak, bu yaş grubu için belirlenen net asgari ücret üzerinden hesaplanacak miktarın maddi tazminat olarak verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi,

2- Nesnel bir ölçüt olmamakla birlikte, hükmedilecek manevi tazminatın davacının sosyal ve ekonomik durumu, üzerine atılı suçun niteliği, tutuklanmasına neden olan olayın cereyan tarzı, tutuklu kaldığı süre ve benzeri hususlar da gözetilmek suretiyle, hak ve nasafet kurallarına uygun makul bir miktar olarak tayin ve tespiti gerekirken, davacıya, bu ölçülere uymayacak miktarda az manevi tazminata hükmolunması,

3- Ceza Genel Kurulunun 20.09.2005 tarihli ve 88-98 sayılı kararında da belirtildiği üzere; davayı vekil ile takip eden davacı lehine karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin 13/4. maddesi uyarınca tarifenin üçüncü kısmı gereğince ve ikinci kısmın ikinci bölümünün onuncu sırasındaki ücretten az olmamak üzere vekalet ücretine hükmedilmesi gerekirken, dilekçe yazım ücretine hükmedilmesi," isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir.

Bozmaya uyan Yerel Mahkemece 25.02.2013 tarih ve 592-104 sayı ile; talebin kısmen kabulü ile 1.103,23 TL maddi, 2.000 TL manevi tazminatın davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiş, bu hükmün davacı ve davalı vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 17.03.2014 tarih ve 1020-6467 sayı ile; davacı vekilinin temyiz isteği süre yönünden reddedilmiş, davalı vekilinin temyiz isteği ile sınırlı olarak yapılan inceleme sonucunda;

"19.06.2006 olan dava tarihinin, gerekçeli karar başlığına 21.06.2006 olarak yazılmış olması mahallinde düzeltilmesi mümkün yazım yanlışlığı olarak kabul edilmiş ve nesnel bir ölçüt olmamakla birlikte, hükmedilecek manevi tazminatın davacının sosyal ve ekonomik durumu, üzerine atılı suçların niteliği, tutuklanmasına neden olan olayın cereyan tarzı, tutuklu kaldığı süre ve benzeri hususlar da gözetilmek suretiyle, hak ve nasafet kurallarına uygun makul bir miktar olarak tayin ve tespiti gerekirken, davacıya bu ölçütlere uymayacak miktarda az manevi tazminata hükmolunması, temyiz edenin sıfatına göre bozma nedeni yapılmamıştır." açıklama ve eleştirisiyle hükmün onanmasına karar verilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 24.06.2015 tarih ve 214107 sayı ile;

"Davacı vekilin 02.06.2013 tarihli dilekçesinde de belirtildiği gibi, davacı vekilin temyiz tarihinin 27.03.2013 olarak kabülü gerekmektedir. Her ne kadar ilgili karar 25.03.2013 tarihinde davacı vekile tebliğinden sonra, temyiz dilekçesindeki hâkim havalesi 05.04.2013 tarihine göre temyiz süresi geçmiş ise de, temyiz dilekçesinin UYAP girişi 27.03.2013 tarihidir. UYAP girişi esas alınması gerektiğinden 27.03.2013 tarihindeki davacının temyizinin süresinde olduğu," görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.

CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 12. Ceza Dairesince 07.03.2016 tarih ve 11306-3399 sayı ile; itiraz nedeninin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.


TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI


Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; CMK’nın 308. maddesinde düzenlenen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının sanık lehine itirazda bulunması hâlinde süre aranmayacağına ilişkin hükmün 466 sayılı Kanun uyarınca tazminat istemine ilişkin davalarda uygulanıp uygulanmayacağının belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya kapsamından;

Yerel Mahkemece verilen hükmün davacı ve davalı vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine Özel Dairece 17.03.2014 tarih ve 1020-6467 sayı ile; davacı vekilinin temyiz isteğinin süre yönünden reddine, davalı vekilinin temyiz isteği ile sınırlı olarak yapılan incelemede hükmün onanmasına karar verildiği, Özel Daire ilamının Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına 13.06.2014 tarihinde teslim edildiği, Özel Dairenin davacı vekilinin temyiz talebinin süre yönünden reddine ilişkin kararına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca 24.06.2015 tarihinde, davacı vekilin temyiz talebinin süresinde olduğu düşüncesiyle itiraz kanun yoluna başvurulduğu anlaşılmaktadır.

466 sayılı Kanun hükümleri uyarınca açılacak tazminat davalarının hukukumuza girişi ve hukuki niteliğine değinilmek suretiyle uyuşmazlık sağlıklı bir şekilde çözümlenebilecektir.

Haksız ve hukuka aykırı olarak yakalanan veya tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi esası, ülkemizde ilk kez 1961 Anayasası'nda düzenlenmiş, 30. maddesinde, yakalama ve tutuklamanın hangi hâllerde söz konusu olacağı açıklandıktan sonra maddenin son fıkrasında; “Bu esaslar dışında işleme tâbi tutulan kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar kanuna göre Devletçe ödenir.” hükmü yer almıştır.

1961 Anayasası'nda yer alan bu düzenleme doğrultusunda, 15.05.1964 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki Kanun'un 1. maddesinde 7 bent hâlinde, tazminatı gerektiren hâller ayrıntılı olarak düzenlenmiş, 466 sayılı Kanun'un 1. maddesinin 8. bendinde yer alan, aynı tür suçtan mahkûm olanlar, itiyadi suçlular ve suç işlemeyi meslek veya geçinme vasıtası hâline getirenlerin tazminat isteyemeyeceklerine ilişkin hüküm 18.01.1991 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan 3696 sayılı Kanun ile kaldırılmıştır.

Haksız yakalanan ve tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi esası 1982 Anayasası'nda da sürdürülmüş ve 19. maddesinde yakalama ve tutuklama şartlarına işaret edildikten sonra maddenin son fıkrasında; “Bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, kanuna göre, Devletçe ödenir.” hükmüne yer verilmiştir.

Anılan hüküm bu kez 17.10.2001 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 4709 sayılı Kanun'un 4. maddesi ile; “Bu esaslar dışında bir işleme tâbi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçe ödenir.” şeklinde değiştirilmiştir.

Devletimizin tarafı olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 5. maddesinde de kişilerin özgürlüğünün hangi hâllerde sınırlandırılabileceği belirlenmiş ve maddenin son fıkrasında bu şartlara aykırı davranılması hâlinde mağdur olan herkesin tazminat istemeye hakkı olduğu esası kabul edilerek, bireyin keyfi olarak özgürlüğünden yoksun bırakılmasının engellenmesi amaçlanmıştır.

01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun'un 18. maddesi ile 07.05.1964 tarihli ve 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki Kanun yürürlükten kaldırılmış ve 5271 sayılı Kanun'un Yedinci Bölümünde, Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat ana başlığı altında, 141 ila 144. maddelerinde, tazminat isteme şartları ve sonuçları yeniden kapsamlı bir şekilde düzenlenmiş ise de, 5320 sayılı Kanun'un 6. maddesindeki; “(1) Ceza Muhakemesi Kanununun 141 ilâ 144 üncü maddeleri hükümleri, 1 Haziran 2005 tarihinden itibaren yapılan işlemler hakkında uygulanır.

(2)Bu tarihten önceki işlemler hakkında ise, 7.5.1964 tarihli ve 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.” hükmü uyarınca, 466 sayılı Kanun hükümleri 01.06.2005 tarihinden önce gerçekleşen işlemler yönünden uygulanmaya devam edecektir.

Davaya konu işlem tarihi itibarıyla uygulanması gereken 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki Kanun'un 1. maddesi;

“1. Anayasa ve diğer kanunlarda gösterilen hal ve şartlar dışında yakalanan veya tutuklanan veyahut tutukluluklarının devamına karar verilen;

2. Yakalama veya tutuklama sebepleri ve haklarındaki iddialar kendilerine yazılı olarak hemen bildirilmeyen;

3. Yakalanıp veya tutuklanıp da kanuni süresi içinde hakim önüne çıkarılmayan;

4. Hakim önüne çıkarılmaları için kanunda belirtilen süre geçtikten sonra hakim kararı olmaksızın hürriyetlerinden yoksun kılınan;

5. Yakalanıp veya tutuklanıp da bu durumları yakınlarına hemen bildirilmeyen;

6. Kanun dairesinde yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturma yapılmasına veya son soruşturmanın açılmasına yer olmadığına veyahut beraetlerine veya ceza verilmesine mahal olmadığına karar verilen;

7. Mahkûm olup da tutuklu kaldığı süre hükümlülük süresinden fazla olan veya tutuklandıktan sonra sadece para cezasına mahkum edilen kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar, bu kanun hükümleri dairesinde Devletçe ödenir.” hükmünü içermektedir.

Kişilerin suçluluğu mahkeme kararı ile kesinleşmeden önce uygulanan yakalama ve tutuklama gibi koruma tedbirleri, bazen bir kısım zararların meydana gelmesine de neden olabildiğinden, hürriyetten yoksun kalanların haklarının teslim edilmesi amacıyla bu tedbirlerin uygulanması sonucu meydana gelen zararların tazminine yönelik olarak söz konusu düzenleme öngörülmüştür.


466 sayılı Kanun'un 1. maddesinde 7 fıkra hâlinde, tazminatı gerektiren hâller ayrıntılı olarak düzenlenmiş olup altıncı fıkrasında; “Kanun dairesinde yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturma yapılmasına veya son soruşturmanın açılmasına yer olmadığına veyahut beraetlerine veya ceza verilmesine mahal olmadığına karar verilen” kimselerin uğrayacakları her türlü zararların, bu Kanun hükümlerine göre Devletçe ödeneceği belirtilmiştir. Bu fıkra uyarınca tazminat hakkının doğması için, yapılan işlemin başlangıçta hukuka uygun olması, daha sonra verilen kovuşturmaya yer olmadığına veya beraat kararı ile yapılan işlem veya verilen kararın tamamen veya kısmen haksız hâle dönüşmesi gerekmektedir. Burada başlangıçta verilen kararlar veya işlemlerde herhangi bir hukuka aykırılık bulunmamakta, yakalama ve tutuklama tamamen hukukun öngördüğü ilkeler çerçevesinde gerçekleşmektedir. Kanun koyucu, hukuk devleti olmanın gereği olarak, fertlerin başlangıçta hukuka uygun bir şekilde özgürlüklerinin kısıtlanmasının daha sonra verilen kararlarla özü itibarıyla haksız bir hâle geldiğini kabul ederek, zararlarının tazminini kabul etmiştir.


Görüldüğü gibi, hukuka uygun bir şekilde yakalanan veya tutuklanan kişinin, 466 sayılı Kanun'un 1. maddesinin altıncı fıkrası uyarınca tazminata hak kazanabilmesi için, hakkında son soruşturmanın açılmasına veya kovuşturma yapılmasına yer olmadığına veyahut beraatine veya ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmesi yeterlidir. Kanun koyucu sonradan verilen ve kesinleşen bu kararlarla zararın gerçekleştiğini başkaca hiçbir inceleme ve araştırmaya gerek kalmaksızın kabul etmiş, hâkime zararın doğup doğmadığını belirlemek yönünde herhangi bir takdir ve değerlendirme yetkisi tanımamıştır. Fıkrada hâkime tanınan yetki, kanun koyucu tarafından doğduğu varsayılan zararın hak ve nasafet kurallarına uygun olarak belirlenmesinden ibarettir.


Maddi tazminat ile davacının malvarlığında meydana gelen somut bir azalma ya da kazanç kaybı, ödediği avukatlık ücreti gibi masrafların karşılanması amaçlanırken, manevi tazminat kişinin sosyal çevresinde itibarının sarsılması, özgürlüğünden mahrum kalması nedeniyle duyduğu elem, keder, ızdırap ve ruhsal sıkıntıların bir ölçüde de olsa giderilmesi amacına yöneliktir.

Öte yandan, 466 sayılı Kanun uyarınca ağır ceza mahkemelerinde açılan tazminat davalarının kendine özgü yapısı nedeniyle uygulamada birçok sorunla karşılaşılmış, Ceza Genel Kurulu’nun 09.02.1981 tarihli ve 443-33 sayılı kararı başta olmak üzere birçok kararında; bu davaların, ceza ve hukuk davalarındaki usul kurallarını karma biçimde içeren özel bir dava olduğundan, 466 sayılı Kanun'daki boşlukların Ceza ve Hukuk Muhakemesi Kanunlarındaki hükümlere göre doldurulması gerektiği, 23.11.2004 tarihli ve 177-203 sayılı kararında ise; 466 sayılı Kanun'a dayalı tazminatlarda, her türlü problemin, öncelikle bu kanun normlarıyla çözümleneceği, açıklık bulunmayan ahvalde "tazminat hukuku" kıyaslamasına başvurulacağı ve bu kanundan kaynaklanan tazminat talebinin en ziyade "haksız fiil" benzeri olduğu gözetilerek çözüme ulaşılacağı kabul edilmiştir.

Bu aşamada uyuşmazlığı doğrudan ilgilendiren Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yetkisi üzerinde durulmalıdır.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yetkisi, 5271 sayılı CMK'nın olağanüstü kanun yollarının yer aldığı “Altıncı Kitap", "Üçüncü Kısım", "Birinci Bölüm”de 308. maddede düzenlenmiş, maddenin birinci fıkrasında, “Yargıtay ceza dairelerinden birinin kararına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, resen veya istem üzerine, ilamın kendisine verildiği tarihten itibaren otuz gün içinde Ceza Genel Kuruluna itiraz edebilir. Sanığın lehine itirazda süre aranmaz” hükmüne yer verilmiştir.


Bu düzenleme ile, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının ilamın kendisine verildiği tarihten itibaren 30 gün içinde ceza daireleri kararlarına karşı itiraz kanun yoluna başvurabileceği öngörülmüş, ancak sanık lehine itirazlarda süre aranmayacağı kuralı benimsenmiştir. Buna göre, sanık aleyhine sonuç doğuracak şekilde belirlenen aykırılıklarla ilgili olarak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına tanınan ve olağanüstü bir kanun yolu olan itiraz 30 günlük süre ile sınırlandırılmış olup, bu süre Özel Daire kararının Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına verildiği tarihten itibaren başlayacak, süre geçtikten sonra sanık aleyhine itiraz yoluna gidilemeyecektir.


Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;


CMK’nın “Tanımlar” başlıklı ikinci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde sanık kavramının, “Kovuşturmanın başlamasından itibaren hükmün kesinleşmesine kadar, suç şüphesi altında bulunan kişi” olarak tanımlandığı, somut olayda, lehine itiraz yasa yoluna başvurulan kişinin, “sanık” sıfatının bulunmadığı, zira hakkındaki ceza yargılamasının beraat hükmü ile sonlanması nedeniyle sanıklık sıfatının kalktığı, Anayasa ve 466 sayılı Kanun hükümleri gereğince, haksız tutuklama nedeniyle tazminat isteyenin, “davacı” konumunda bulunduğu, bu nedenle, “sanık” sıfatını taşıyanlar için geçerli bulunan “lehe itiraz yasa yoluna başvurulduğunda süre koşulu aranmayacağı” yönündeki usul kuralının bu sıfatı taşımayan haksız tutuklama tazminatı davacısı yönünden geçerli sayılabilmesinin olanaklı olmadığının kabul edilmesi gerekmekte olup Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı bu konulardaki itirazları, ilamın kendisine tevdi edilmesinden itibaren 30 günlük yasal sürede yapmadıkça itirazın Ceza Genel Kurulunca görüşülmesi olanağı kalmayacaktır.


Bu itibarla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının süre yönünden reddine karar verilmelidir.


Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyesi ...; "Davacı ...'in tutuklandığı suçtan verilen beraat kararının kesinleşmesi üzerine açmış olduğu tazminat davasının sonucunda Yerel Mahkemece verilen kararı süresi içerisinde temyiz etmesine karşın, Yargıtay Yüksek 12. Ceza Dairesi tarafından temyiz talebinin süresinde yapılmadığından bahisle reddine dair karara karşı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından CMK'nın 308. maddesi uyarınca davacı lehine yapılan itirazın bir aylık süre içerisinde yapılmaması nedeniyle sanıklar lehine getirilen düzenlemeden davacının yararlanamayacağından bahisle itirazın reddine dair Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun kararına aşağıda arz ve izah edilecek sebeplerle iştirak edilmemiştir.


CMK'nın 308. maddesinin son cümlesindeki 'sanık lehine itirazda süre aranmaz' koşulunun, haksız tutuklamadan dolayı tazminat davası açan davacılar için geçerli olup olamayacağı konusunda Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğu ile aramızda uyuşmazlık doğmuştur.

Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle çağdaş hukuk sistemlerinin olmazsa olmazı olan ceza muhakemesi hukukunun amacı ve önemi açıklanarak; CMK'nın 308. maddesinin 1. fıkrasına eklenen son cümlenin adil yargılanma hakkı, etkili kanun yoluna başvuru hakkı ile irtibatlandırılması suretiyle ceza muhakemesi hukukuna hakim olan yorum prensiplerinden hareket edilerek 'sanık lehine itirazda süre aranmaz' kuralının sanıklık statüsünden kaynaklanan tazminat davasının davacısını da kapsayıp kapsamadığının belirlenmesi gerekmektedir.

Ceza usulü, ya da günümüzün deyimi ile ceza muhakemesi hukuku, kişi için öylesine önemlidir ki dünyada ceza usulü kadar hiçbir şey insanları ilgilendirmez. Hatta ceza usulü kusurlu bulunan bir toplumda huzurdan söz edilemez. Ceza kanunlarına karşı gelmemek insanların elinde olan bir şey olmasına karşın, kimsenin haksız yere takibata uğramayacağından söz etmek olası değildir. Bu hukuk dalının özgürlükler için ne denli önem arz ettiğini Ferri’nin şu sözleri en güzel şekilde açıklamaktadır; 'ceza kanunu suçluların, usul kanunu, suçluluğu sabit oluncaya kadar masumların teminatıdır'

Hem kişilerin, hem de toplumun çıkarlarını korumak, gerçeğe uygunluk demek olan, maddi hakikati araştırmakla mümkün olacaktır. Bu bağlamda şüphesiz, en iyi ceza muhakemesi, maddi gerçeği yüzde yüz yansıtandır. Bu amaçla da ceza muhakemesi kanunları kabul edilmiştir. Bu sebeple Ceza Muhakemesi Hukuku, kişilerin hak ve özgürlüklerini sağlamak üzere kimi şekil ve formaliteler kabul etmiştir. Bu kurallar, genelde yürütme ve yargının bu konudaki yetkilerini sınırlandırdığı için insan hak ve özgürlüklerinin bekçisi olmuştur.

Bunun içindir ki 'şekle bağlanmayan adalet cebir ve istibdattır' denilmiş, 'şeklin hukuki emniyeti sağladığı' söylenmiştir.

Ceza muhakemesinin amacı yukarıda ayrıntılı bir şekilde açıklandığı üzere maddi gerçeğin araştırılıp bulunmasıdır. Ancak bu yapılırken insanlık onuru, hukukun ve ceza muhakemesi hukukunun temel ilkeleri daima göz önünde bulundurulacaktır. Maddi gerçek, her ne pahasına olursa olsun, insan hakları ihlallerine yol açmadan araştırılıp bulunmalı, adalet gerçekleştirilmeli ve hukuki barış sağlanmalıdır.

Ceza ve hukuk muhakemesi esnasında verilen kararlar veya muhakeme sonunda ulaşılan hükümler, her zaman tam olarak gerçeği yansıtmayabilir. Karar ve hükümlerde haksızlık, hukuka aykırılık, yanılma, eksiklik olabileceği gibi, aleyhine karar veya hüküm verilen kişi verilen karar ya da hükümden tatmin olmamış olabilir. Karar veya hükümlerde birtakım adli hatalar yapılmış olması ihtimal dahilindedir. Verilen karar veya hükümlerin başka yargısal mercilerce tekrar incelenmesi adli hata riskini önemli ölçüde azaltır.

Denetim yolları olağan ve olağanüstü denetim yolları olmak üzere iki ayrı kategoride sınıflandırılabilir. Henüz kesinleşmemiş olan yargı kararlarına karşı başvurulabilecek olan denetim yollarına olağan denetim yolları adı verilirken, kesinleşmiş yargı kararlarına karşı başvurulabilecek denetim yollarına ise olağanüstü kanun yolları denilmektedir.

Ceza Genel Kurulunun 17.03.1998 gün ve 18-91 sayılı kararında da belirtildiği üzere Yargıtay Ceza Dairelerinin temyiz yargılaması sonunda verdikleri kararların kesinliği evrensel bir ilkedir. Ancak yasa koyucu hukuka aykırı gördüğü Özel Daire kararlarına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına itiraz yolu tanıyarak Ceza Genel Kurulunun hakemliğine başvuru yolunu açmıştır.

1412 sayılı Ceza Muhakemesi Usul Kanunu’nda olağan ve olağanüstü yasa yolları ayrımı yapılmadığı hâlde, 5271 sayılı CMK'da olağan ve olağanüstü yasa yolları ayrımı yapılarak, 308. maddedeki düzenlemeye olağanüstü yasa yollarına ilişkin bölümde yer verilmiştir.

1412 sayılı CMUK'nın 322. maddesinin 4. fıkrasında düzenlenen başsavcılığın itirazı kanun yolu, Ceza Dairelerinin kararlarına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının kararın kendisine verilmesinden itibaren 30 gün içinde Ceza Genel Kuruluna itiraz edebileceği şeklinde kanuna eklenmiş, aynı maddenin beşinci fıkrasında; Ceza dairelerinin veya Ceza Umumi Heyetinin kararlarına karşı tashihi karar usulü ancak hükmün ve kararın zat ve mahiyetine doğrudan doğruya müessir olmak üzere temyiz istida veya layihasında veya tebliğnamede dermeyan olunan bir hususun ve bunlar haricinde esas hükme müessir noksan ve hataların temyizen nazara alınmaması halleri ile sınırlanmış, aynı maddenin son fıkrasına 21.05.1985 gün, 3206 sayılı Kanun'un 64. maddesi ile karar düzeltme işleminin kimler tarafından hangi süre içerisinde nasıl yapılacağı ve etkileri belirtilmiş, 5271 sayılı CMK’nın 308. maddesinde sanık lehine itirazda süre aranmayacağı kabul edilerek, tüm olağanüstü yasa yolları için geçerli olan süreye bağlı olmama ilkesi bu yasa yolu için de kabul edilmiş ve ayrıca karar düzeltme yolunun terk edilmesi nedeniyle doğabilecek olumsuzlukların önüne geçilmesi amaçlanmıştır.

CMK'nın 308/1. maddesinin son fıkrasına eklenen 'sanık lehine itirazda süre aranmaz' kuralının, tutuklandığı suçtan beraat ettiği için sanıklık statüsü sona eren ve buna bağlı olarak haksız tutuklama nedeniyle statüsü değişen davacıyı kapsayıp kapsamadığının ceza muhakemesi hukukundaki yorum prensiplerinin teoride nasıl karşılık bulduğu açıklanarak, madde metninin daraltıcı bir yoruma tabi tutulması hâlinde; ne gibi sakıncaların ortaya çıkacağının belirlenmesi gerekmektedir.

Prof. Dr. Ersan Şen;

'Kıyas veya genişletici yorum yoluyla, hakkında düzenleme olmayan bir Ceza Hukuku veya Ceza İnfaz Hukuku konusunda kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı başta olmak üzere, kişi hak ve hürriyetlerinin aleyhine uygulama geliştirilemez. Bu esas, elbette Ceza Muhakemesi Kanunu için de geçerlidir. Ancak 'Taşınmazlara, hak ve alacaklara elkoyma' başlıklı CMK m.128’e 24.11.2016 tarihinde 6758 sayılı Kanun'un 13. maddesi ile eklenen 10. fıkraya göre, elkoyulan taşınmaz hak ve alacakların idaresi gerektiğinde, bu malvarlığı değerlerinin yönetimi amacıyla 'Şirket yönetimi için kayyım tayini' başlıklı CMK m.133 hükümleri kıyasen uygulanır. Kıyas, yani hakkında hüküm olmayan bir konuda hakkında hüküm olan benzer kuraldan yararlanılması, Ceza Muhakemesi Kanunu’nda kabul edilmiştir. Esasında kıyas, kişi hak ve hürriyetlerine tedbir veya cezai mahiyette sınırlamaların getirildiği Kamu Hukuku ile ilgili durumlarda uygulama alanı bulamamalıdır. Çünkü 'Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması' başlıklı Anayasa m.13’e göre, kişi hak ve hürriyetleri ile ilgili sınırlamaların önceden yasal zeminde öngörülebilir ve bilinebilir olması şarttır. Bizce; kişi leh veya aleyhine olup olmadığına bakılmaksızın özellikle usul kurallarının derhal yürürlüğe gireceği, hüküm olmayan hâllerde de şüpheli veya sanıkların aleyhine kıyas yapılamayacağı, belki kişi hak ve hürriyetlerinin korunması konusunda lehe kıyas ve uygulama yapılabileceği kabul edilmelidir' .

Yukarıda ayrıntılı bir şekilde açıklandığı üzere; CMK'nın 308 maddesinin 1. fıkrasına eklenen 'sanık lehine itirazda süre aranmayacağına' ilişkin kuralı ile maddi gerçeğe ulaşmanın önündeki engeller tamamen bertaraf edilerek olası adli hataların önüne geçilmek istenmiştir. Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun görüşüne iştirak etmemekle birlikte bir an için sayın çoğunluğun görüşüne iştirak edilmesi hâlinde; bir başka deyişle kanun metnine sıkı sıkıya bağlı kalındığında; Yerel Mahkemece verilen mahkûmiyet hükmünün onanması ile sanıklık statüsü sona eren hükümlü aleyhine çok ağır hak kayıplarının oluştuğu anlaşılmış olsa dahi sırf bir aylık süre geçtiğinden bahisle itiraz edilemeyeceği gibi onama kararındaki açık hukuka aykırılıkların başka bir şekilde giderilmesi olanağının da ortadan kalktığını da kabul etmek gerekecektir. Yine henüz 'şüpheli' konumunda iken hakkında verilen takipsizlik kararını itiraz üzerine yasaya aykırı olarak kaldıran, ya da itirazı reddederek takipsizlik kararının kesinleşmesini sağlayan sulh ceza hakimliği kararlarına karşı kanun yararına bozma talebinde bulunulması hâlinde hatalı bir şekilde şüpheli hakkında her iki durumda dava açılmasını sağlayacak Yargıtay Ceza Dairesinin kararlarına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının bir aylık sürenin geçmesi hâlinde itiraz edemeyeceğinin kabul edilmesi ve böyle bir durumun doğal sonucu olarak da gerçekte yargılanmaması gereken bir kişinin sanık olarak yargılanması suretiyle lekelenmeme hakkının çiğneneceği kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır.

Yukarıdaki örneklerde açıklandığı üzere; sırf 'sanık' sözcüğünden yola çıkıldığında; TCK'nın 308 maddesinin birinci fıkrasına eklenen 'sanık lehine itirazda süre aranmayacağına' dair kuralının; maddi gerçeğe ulaşmayı hedefleyen ceza muhakemesi hukukunun amacına hizmet etmeyeceği gibi pratikte maddi gerçeğe ulaşmada hemen hemen hiç bir yararının olmayacağı da tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır.

Bütün çağdaş ceza kanunlarında olduğu gibi bizim ceza kanunumuzda kıyasın yapılamayacağı tereddütsüzce kabul edilirken, ceza muhakemesi hukukunda; 'temel haklarının sınırlandırılması ve istisnai hükümlerin genişletilmesi' dışındaki hususlarda kıyas yapılabileceği hususunda da gerek öğretide gerek uygulamada herhangi bir duraksama bulunmamaktadır. CMK'nın 308 maddesinin 1. fıkrasına eklenen son cümlenin temel haklarda herhangi bir sınırlama içermediği gibi çağdaş bütün anayasalar gibi bizim anayasamızda da kabul edilen mahkemeye erişim hakkının önündeki engellerin aşılmasına ve buna bağlı olarak hukuk devletinde yaşayan vatandaşların uğrayacakları haksızların önlenmesini de yardımcı olacağı açıktır. Ceza kanununda suç olarak tanımlanan eylemleri işlediği hususunda dava açmaya yeterli delil elde edilen herkes hakkında dava açılarak sanık sıfatını alması mümkün olduğundan 'sanık lehine itirazda süre aranmaz' kuralının istisnai bir hüküm olmadığı çok net bir şekilde anlaşıldığı için somut olayımızda ceza muhakemesinde kıyas yapılabileceğine ilişkin kuralın istisnaslarından başka bir deyişle kıyas yasağından söz etmek mümkün değildir. Soruşturma usulleri konusunda kişilerin ifa ettikleri görevlere göre istisnai hükümlere tabi tutulabilirler. Ancak uyuşmazlığın çıkmasına neden olan CMK’nın 308 maddesinin birinci fıkrasına eklenen hükmün, sayılı ve sınırlı statüdeki insanlar için konulmuş bir hüküm olmadığından, istisnai bir düzenleme olmadığı tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır.

Sanığın uğradığı en küçük bir haksızlığı süre engeline takılmaksızın gidermek amacıyla CMK'nın 308 maddesinin birinci fıkrasındaki son cümleyi düzenleyen kanun koyucunun, haksız yere hakkında açılan dava nedeniyle çok ağır bir tedbir olan tutukluluğa maruz bırakılan ve yargılama sonucunda beraat ettiği için uğradığı haksızlığın bir nebze de olsa giderilmesi amacıyla ceza mahkemesinde dava açan şahıs aleyhine yapılan hataya seyirci kalması beklenemez. Kaldı ki !.. Somut olayımızda davacının açmış olduğu dava haksız yere sanıklık statüsü verilerek uygulanan çok ağır bir tedbirden kaynaklanmaktadır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına bir taraftan mahkûm olan sanıkların uğradığı haksızlığı süreye bağlı olmaksızın giderme yetkisi tanınırken, diğer taraftan haksız yere sanık konumuna getirilen ve tutuklama gibi çok ağır tedbirlere maruz kalan sanık hakkında verilen beraat kararının kesinleşmesinden dolayı tazminat davası açmaya hak kazanan davacının, sanıklık statüsünden kaynaklanan davada, sırf sanıklık statüsü sona erdiği gerekçesiyle Yargıtay'ın ilgili dairesi tarafından verilen karara itiraz için böyle bir yetki verilmemesinin, başka bir deyişle 1 aylık süreye tabi kılınmasının ceza muhakemesine hâkim olan yorum prensiplerine aykırı olacağı ve buna bağlı olarak mahkemeye erişim hakkının engellenmiş olacağı kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır. Zira Mahkemeye erişme hakkı, sadece ilk derece mahkemesine dava açma hakkını değil, eğer iç hukukta itiraz, istinaf veya temyiz gibi kanun yollarına başvurma imkanı tanınmış ise üst mahkemelere başvurma hakkını da içerir.


Bu sakıncaların ortadan kaldırılabilmesi için ceza muhakemesi hukukunda kıyasın mümkün olduğu gözetilerek ve maddedeki 'sanık' kelimesinin ceza yargılamasının herhangi bir aşamasında ceza ya da güvenlik önlemine tabi tutulan davacıyı içerdiğinin kabul edilmesi gerekmektedir. Aksine kabulün otuz günlük süre sonunda mevcut hukuka aykırılıkların hiçbir şekilde giderilememesi sonucunu doğuracağı, böyle bir sonucun da hukuki güvenlik ilkesini zedeleyeceği açıktır.


Yukarıda ayrıntılı şekilde açıklandığı üzere, davacının süresi içerisinde temyiz talebinde bulunmasına karşın, Yargıtay Yüksek 12. Ceza Dairesi tarafından davacının temyiz talebinin reddine dair karara itiraz eden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının kabul edilmesi gerekirken, bir aylık süre içerisinde itiraz edilmediğinden bahisle reddine dair Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun görüşüne iştirak edilmemiştir." görüşüyle,


Çoğunluk görüşüne katılmayan bir Ceza Genel Kurulu Üyesi de; itirazın kabulüne karar verilmesi gerektiği düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.


SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle;

1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının süre yönünden REDDİNE,

2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 21.01.2020 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.