Vesayet altındaki kişinin mahkeme kararını bizzat temyiz etme hakkının bulunup bulunmadığı

29.4.2021 00:25:10

Hukuk Genel Kurulu         2017/3121 E.  ,  2018/111 K.


MAHKEMESİ : Yargıtay 4. Hukuk Dairesi (İlk Derece)


Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan incelemesi sonucunda ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 4. Hukuk Dairesince;

“DAVA: Davacı dava dilekçesinde özetle; hakkın yerine getirilmesinden kaçınıldığını, duruşma tutanakları ile hüküm veya kararların değiştirilmiş ayrıca tahrif edilmiş ve söylenmeyen bir sözün karara etkili olacak şekilde söylenmiş gibi gösterildiğini, duruşma tutanağında mevcut olmayan bir sebebe dayanılarak hüküm verildiğini, ayrıca kayırma, taraf tutma veya taraflardan birine kin ve husumet nedeniyle hukuka aykırı karar verildiğini, verilen bu hükmün de hukuka aykırı yöntemlerle elden edilen delillere dayandığını belirterek maddi ve manevi tazminat talep ve dava olunmuştur.

GEREKÇE: Dava, ihbar olunan sulh hukuk hakiminin yargısal faaliyeti nedeniyle maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir.

Dava şartı niteliğindeki görev sorunu, kendiliğinden ve öncelikle irdelenmeli ve ön inceleme aşamasında bu konuda bir karar verilmelidir. (HMK m.114, m.115 ve m.138)

6100 Sayılı HMK.nun 47. maddesinde vilayet asliye hakimleri aleyhine açılacak davaların esas davanın tabi olduğu Yargıtay Hukuk Dairesi’ne açılacağı düzenlenmiş, anılan madde 6110 Sayılı Yasanın 14. maddesi ile yürürlükten kaldırılmış, aynı yasanın geçici 2. maddesinin (a) bendinde “Hakimlerin bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri her türlü kararlar nedeniyle Devlet aleyhine açılacak tazminat davası Yargıtay ilgili hukuk dairesinde açılır ve ilk derece mahkemesi sıfatıyla görülür” hükmü öngörülmüştür.

İşbu dava konusunun, mahkeme hakiminin vesayet hukukundan kaynaklanan kararlarına ve mahkeme hakiminin kusurlarına dayanılarak açılan tazminat istemine ilişkin olduğundan yargılama yapma görevi Yargıtay 18.Hukuk Dairesi'ne aittir. Bu itibarla mahkememizin görevsizliği nedeniyle dava dilekçesinin reddine, süresi içerisinde müracaat halinde dosyanın Yargıtay 18.Hukuk Dairesi'ne gönderilmesine karar vermek gerekmiştir.

HÜKÜM: Yukarıda gösterilen nedenle;

1-6110 Sayılı Yasanın ek 2. maddesinin (a) bendi gereğince dava dilekçesinin görevsizlik nedeniyle reddine,

2-Kararın kesinleşmesinden itibaren 10 gün içerisinde talep edildiği takdirde, dosyanın görevli 18.Hukuk Dairesi Başkanlığı’na gönderilmesine,”

Dair oybirliği ile verilen 02.11.2015 gün ve 2015/79 E., 2015/82 K. sayılı karar davacı tarafından temyiz edilmiştir.




HUKUK GENEL KURULU KARARI

Davacı tarafın temyiz isteminin süresinde olduğunun anlaşılmasından ve dosyadaki tüm belgelerin okunmasından sonra gereği düşünüldü:

Dava, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46. maddesine dayalı tazminat istemine ilişkindir.

Davacı HMK’nın 46. maddesine göre hakkın yerine getirilmesinden kaçınıldığını, duruşma tutanaklarında söylenmeyen bir sözün söylenmiş gibi gösterildiğini, duruşma tutanağında mevcut olmayan bir sebebe dayanılarak hüküm verildiğini, farklı bir anlam yüklenemeyecek kadar açık ve kesin bir kanun hükmüne aykırı karar verildiğini, karara etki eden yargılama hatası ile eksikliklerinin bulunduğunu, önemli usul hukuku kurallarının yanlış uygulandığını, kayırma, taraf tutma, kin ve düşmanlık sebebiyle hukuka aykırı karar verildiğini ileri sürerek maddi ve manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Özel Dairece yukarıda başlık bölümüne alınan gerekçe ile görevsizlik nedeniyle dava dilekçesinin reddine ve dosyanın Yargıtay 18. Hukuk Dairesi'ne gönderilmesine karar verilmiştir. Kararı davacı temyiz etmiştir.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında öncelikle, temyize konu kararın davacının vasisine usulüne uygun olarak tebliğ edilmesine rağmen, vasi tarafından temyiz edilmeyip davacı tarafından temyiz edildiğinin anlaşılması karşısında, kısıtlı davacının temyiz isteminin incelenip incelenemeyeceği hususu ön sorun olarak tartışılmış ve değerlendirilmiştir.

Bu konuda, öncelikle medeni hakları kullanma ehliyeti konusunda bir açıklama yapılmasında yarar vardır.

Davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti (gücü) bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak elde edebilme, borç (yükümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez.

Nitekim, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) “Fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir” biçimindeki 9. maddesindeki düzenlemeyle hak elde edebilmeyi, borç (yükümlülük) altına girebilmeyi fiil ehliyetine bağlamış; 10. maddesinde de, fiil ehliyetinin başlıca koşulu olarak ayırt etme gücü ile ergin (reşit) olmayı kabul ederek “Ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan her ergin kişinin fiil ehliyeti vardır.” hükmünü getirmiştir.

“Ayırt etme gücü” aynı Kanun’un 13. maddesinde “Yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk ya da bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes, bu Kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir.” şeklinde açıklanmış, ayrıca ayırt etme gücünü ortadan kaldıran önemli nedenlerden bazılarına değinilmiştir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu Kanun ile diğer kanunların çeşitli hükümlerinde de yer almışlardır (HGK'nun 18.7.2007 gün ve E:2007/1-583, K:2007/556; 17.2.2010 gün ve E:2010/19-97, K:2010/83; 16.01.2013 gün ve E:2012/3-655, K:2013/63 sayılı ilamları).

Bunun yanında, TMK'nın 14. maddesi ayırt etme gücü bulunmayanların, küçüklerin ve kısıtlıların fiil ehliyetinin bulunmadığını belirttikten sonra aynı Kanun'un 15. maddesinde de kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, ayırt etme gücü bulunmayan kimsenin fiillerinin hukuki sonuç doğurmayacağı açıklığa kavuşturulmuştur.

Yasanın belirtilen düzenlemeye göre, temyiz kudretine sahip olmayan kimsenin yaptığı işlemlerin, hiçbir hukuki hüküm ifade etmeyeceği söylenebilir. Gerek doktrinde gerekse uygulamada benimsenen görüş de bu doğrultudadır.

Tüm bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Artvin Devlet Hastanesi Başhekimliğinin 05.03.2015 tarih ve R150000798 sayılı sağlık kurulu raporunda, davacı ...’ın organik olmayan psikotik bozukluklar ve Atipik psikoz tanısı ile vasi tayininin uygun olacağının belirtildiği, bunun üzerine Artvin Sulh Hukuk Mahkemesinin 29.09.2015 tarih ve 2015/56 Esas- 2015/357 Karar sayılı kararıyla Türk Medeni Kanunu’nun 405. maddesi uyarınca akıl hastalığı nedeniyle kısıtlandığı ve kardeşi ...’ın vasi olarak atandığı anlaşılmaktadır.

Yukarıda belirtildiği üzere, kural olarak TMK'nın 14. ve 15. maddeleri gereğince, ayırt etme gücü bulunmayan kimsenin fiilleri hukuki bir sonuç doğurmayacağından, kısıtlı davacı tarafından verilen temyiz dilekçesi geçerli değildir.

Her ne kadar Türk Medeni Kanunu’nun 451. maddesinde “Ayırt etme gücüne sahip olan vesayet altındaki kişi, vasinin açık veya örtülü izni veya sonraki onamasıyla yükümlülük altına girebilir veya bir haktan vazgeçebilir. Yapılan işlem diğer tarafın belirlediği veya başvurusu üzerine hâkimin belirleyeceği uygun bir süre içinde onanmazsa, diğer taraf bununla bağlı olmaktan kurtulur.” düzenlemesine yer verilmiş ise de; somut olayda davacının ayırt etme gücünün dolayısıyla medeni hakları kullanma ehliyetinin bulunmaması nedeniyle davacı tarafından yapılan temyiz istemine vasi tarafından onay (icazet) verilmesi yeterli bulunmayıp, kararın tebliğinden itibaren süresi içerisinde bizzat vasi tarafından temyiz edilmesi gerekmektedir. Ancak, gerekçeli kararın davacının vasisine usulüne uygun olarak tebliğ edilmesine rağmen, vasi tarafından süresi içerisinde verilmiş bir temyiz dilekçesi bulunmamaktadır.

O hâlde, davacı kısıtlının temyiz dilekçesinin reddine karar verilmesi gerekmektedir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacının temyiz dilekçesinin REDDİNE, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 07.02.2018 gününde oy birliğiyle karar verildi.