Taşınmaz satışında vekalet görevinin kötüye kullanılması-İspat yükü olmayan tarafın yaptığı yemin teklifi

30.4.2021 20:27:06

Somut olay açıklanan yasal düzenleme ve ilkeler kapsamında değerlendirildiğinde; öncelikle belirtmek gerekir ki düzenlenen vekâletnamede davacı adına kayıtlı taşınmazların bedelsiz olarak devrine ilişkin bir yetki bulunmamaktadır. Buna karşın davalı vekil, kendisine verilen yetkinin dışına çıkarak taşınmazı bedel almadan devretmiştir. Bu durumda bedel almadan taşınmazı devredilen davacıya zarar verildiği açık olup, davacının talimatı doğrultusunda bedelsiz devir yapıldığını ispat yükü, vekâlet verenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altında bulunan vekile aittir. Diğer bir anlatımla ispat yükü yer değiştirmiştir. Keza, zararlandırma eyleminin gerçekleşmesi halinde yetkinin kötüye kullanıldığı kabul edilmelidir.

28. Ne var ki, davacının taşınmazdaki payının bedelsiz olarak devredilmesi hususunda bir istek veya talimatının bulunduğu davalı tarafından gösterilen delil ve dinletilen tanık beyanlarıyla ispat edilemediği gibi davalıların tapudaki pay durumunun gerçeği yansıtmadığı yönündeki savunması da tapu kaydı ile örtüşmemektedir. Çünkü davacının taşınmazdaki payını 17.11.1986 tarihinde satın aldığı görülmekte olup, babasından davacıya intikal eden bir pay bulunmamaktadır. Davacıya ait payın bedelinin tarafların babası tarafından ödendiği yönündeki savunma da gerçekte bir inançlı işlem iddiasını içerdiğinden bu tür iddiaların 05.02.1947 tarihli ve 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca yazılı belge ile kanıtlanması gerekmektedir.

29. Tüm bu olgular karşısında vekil tarafından vekâlet görevinin kötüye kullanıldığı, taşınmazı vekilden bedelsiz olarak devralan diğer davalı ...’in de tarafların kardeşi olması nedeniyle bu durumu bildiği, dolayısıyla vekille el ve işbirliği içerisinde hareket ettiği sabittir.

30. Diğer taraftan yemin teklifini, ispat yükü kendisine düşen taraf yapar. Mahkemece ispat yükü ters çevrilerek davacı tarafa yemin teklif hakkının hatırlatılması ve yemin teklifinde bulunulmaması nedeniyle davanın reddine karar verilmesi doğru değildir. Zira, ispat yükü kendisine düşmeyen taraf (ispat yükünün kendisine düştüğü sanısıyla) diğer tarafa yemin teklif etse ve diğer taraf da yemin etmiş olsa bile bu yemin geçersiz olup, kesin delil teşkil etmez.


Hukuk Genel Kurulu         2017/1252 E.  ,  2020/992 K.


MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi




1. Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Malatya 4. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.

2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü.


I. YARGILAMA SÜRECİ

Davacı İstemi:

4. Davacı vekili 30.09.2011 tarihli dava dilekçesinde; davaya konu 462 parsel sayılı taşınmazın paydaşlarından olan müvekkilinin yaşamını Amerika'da sürdürdüğünü, davalı ...'in ise müvekkilinin kardeşi olup, kendisini arayarak taşınmazlar için genel bir vekâletname istediğini, müvekkilinin de kardeşine güvenerek tüm yetkileri içerir şekilde T.C. Newyork Başkonsolosluğunun 06.10.1997 tarih 2458 numaralı vekâletnamesi ile davalıyı vekil tayin ettiğini, ancak davalının anılan vekâletnameyi kullanarak taşınmazdaki payını 16.04.2002 tarihinde diğer kardeşi davalı ...'e satış yapmış gibi devrettiğini, müvekkilinin bu satış işlemini 2011 yılında Türkiye’ye gelip tapuya gittiğinde tesadüfen öğrendiğini, davalının gerçekleştirdiği satış işleminin muvazaalı olduğu gibi müvekkilinin bu satış nedeniyle herhangi bir para almadığını, davacının vekâletname vermesindeki amacın kesinlikle satış olmayıp diğer tapu işlemlerini yaptırmak olduğunu, böyle bir satıştan gelecek paraya ihtiyacı bulunmadığı gibi vekilin de iş sahibinin rızasına aykırı ve zararına olacak şekilde işlem yapamayacağını ileri sürerek, tapu kaydının iptali ile müvekkili adına tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalılar Cevabı:

5. Davalılar vekili cevap dilekçesinde; vekâletname tarihinin 06.10.1997 satış tarihinin ise 16.04.2002 olduğunu, aradan geçen zaman nedeniyle beş yıllık zamanaşımı süresinin dolduğunu, ayrıca dava konusu taşınmazın satın alınmasına davacının herhangi bir katkısının bulunmadığını, taşınmazdaki 9 dönümün tarafların babası adına kayıtlı iken 1983 yılında davalı ... adına kayıt gördüğünü, 27 dönümün ise Amerika’da yaşayan ağabeyleri ...’in katkısı ile satın alındığını, amcalarına ait olan 9 dönümün de yine aynı yıl ... tarafından satın alındığını, bu dönemde davacının askerden yeni geldiğini ve geliri bulunmadığını, geçiminin babası tarafından sağlandığını, taşınmazın müvekkilleri tarafından ağaçlandırılıp eğimi fazla olduğundan büyük çalışmalar sonucunda bu günkü haline getirildiğini, taşınmazın alınmasına davacının hiçbir katkısı bulunmamasına karşın tapudaki pay durumunun gerçeği yansıtmadığını, bu nedenle tüm kardeşlerin gerçek paylara göre tapu kaydının oluşturulması için aralarında anlaştıklarını, davacının da bu anlaşma uyarınca vekâletname göndererek tapuda gerçek duruma uygun paylaşımın yapılmasını istediğini ve bu istek üzerine payının davalı ...'e hiçbir bedel alınmaksızın devredildiğini, müvekkillerinin davacıyı zararlandırma kasıtlarının bulunmadığını, tamamen onun talimatı doğrultusunda işlem yapıldığını savunarak, davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

İlk Derece Mahkemesi Kararı:

6. Malatya 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 12.09.2012 tarihli ve 2011/177 E., 2012/317 K. sayılı kararı ile; davacı tarafın iddiasını vekâlet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayandırdığı, davalı tarafın ise zamanaşımı itirazında bulunduğu, ancak mülkiyetten kaynaklanan hak istekleri ile vekâlet görevinin kötüye kullanılması iddiasına dayalı ayın isteklerinin herhangi bir süreye bağlı olmaksızın her zaman ileri sürülmesinin mümkün olduğu, bu nedenle zamanaşımı itirazının reddedildiği, ayrıca tarafların kardeş olduğu ve kardeşler arasındaki hukuki ilişkinin yazılı belgeye gerek olmaksızın tanıkla ispatının mümkün olduğu, ancak davacı tarafın dinlettiği tanıklar ile iddiasını ispatlayamadığı, dinlenen davacı tanıklarının iddiayı doğrulayacak bir beyanlarının bulunmadığı gibi iddiasına dayanak olabilecek yazılı delil ya da delil başlangıcı niteliğindeki bir belgenin sunulmadığı, ayrıca davalı tarafa yemin de teklif etmediği gerekçesiyle ispatlanamayan davanın reddine karar verilmiştir.

Özel Daire Bozma Kararı:

7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.

8. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 08.04.2013 tarihli ve 2013/1277 E., 2013/5033 K. sayılı kararı ile;

“... Somut olaya gelince; her ne kadar davalılar, gerçek pay durumunun belirlenmesi amacıyla taraflar arasında yapılan sözleşmeye istinaden davacı tarafından vekâlet verildiği ve bu nedenle devrin gerçekleştiği yönünde savunmada bulunmuş iseler de bu savunmanın 05.02.1948 tarih ve 20/6 sayılı İBK kararı uyarınca yazılı delille kanıtlanması zorunludur. Davalılar bu anlamda bir belge ibraz etmedikleri gibi savunmalarından da temlikin bedelsiz olduğu anlaşılmaktadır.

Bu somut olgular ve yukarıdaki ilkeler birlikte değerlendirildiğinde, temlikin vekâlet görevinin kötüye kullanılması suretiyle yapıldığı görülmektedir.

Hal böyle olunca davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yanılgılı şekilde reddine karar verilmesi doğru değildir..." gerekçesiyle hüküm bozulmuştur.

Direnme Kararı:

9. Malatya 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 10.07.2015 tarihli ve 2014/1011 E., 2015/921 K. sayılı kararı ile ilk hükümdeki gerekçeler tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme Kararının Temyizi:

10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.


II. UYUŞMAZLIK

11. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; vekâlet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı olarak açılan eldeki davada, tarafların iddia ve savunmaları ile mahkemece hatırlatılması üzerine yemin teklif etmeyeceğini beyan eden davacı tarafın iddiasını kanıtlayıp kanıtlayamadığı, varılacak sonuca göre davanın kabulünün gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.


III. GEREKÇE

12. Dava, vekâlet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.

13. 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (TBK) 502. maddesinin birinci fıkrasına göre vekâlet sözleşmesi; vekilin vekâlet verenin bir işini görmeyi veya işlemini yapmayı üstlendiği sözleşmedir. Geniş anlamda bir iş görme sözleşmesi olan vekâlet sözleşmesiyle vekil, kendisine verilen işin ya da işlemin vekâlet verenin irade ve yararına uygun olarak yapılmasını üstlenir.

14. Vekâlet sözleşmesini TBK’nın genel hükümlerinde düzenleme altına alınan (40 ve 48. maddeleri) temsil ilişkisi ile karıştırmamak gerekir. Vekâlet iki taraflı bir sözleşmedir, temsil yetkisi ise tek taraflı bir hukuki işlemdir. Genel olarak vekâlet vekil ile vekil eden arasındaki iç ilişkiyi, temsil ise vekil edenin vekil aracılığı ile işlem yaptığı üçüncü kişi ile arasındaki dış ilişkiyi ifade eder. Türk Borçlar Kanunu'nun temsil ve vekâlet ilişkisini düzenleyen hükümlerine göre vekâlet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar. Çünkü vekâlet, esas itibariyle müvekkilin yararına kullanılmalıdır. Bu iş görme sözleşmesinin doğal bir sonucudur.

15. Nitekim TBK'nda sadakat ve özen borcu, vekilin vekâlet verene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve “Şahsen ifa, sadakat ve özen gösterme” başlığını taşıyan 506. maddesinde;

“Vekil, vekâlet borcunu bizzat ifa etmekle yükümlüdür. Ancak vekile yetki verildiği veya durumun zorunlu ya da teamülün mümkün kıldığı hâllerde vekil, işi başkasına yaptırabilir.

Vekil üstlendiği iş ve hizmetleri, vekâlet verenin haklı menfaatlerini gözeterek, sadakat ve özenle yürütmekle yükümlüdür.

Vekilin özen borcundan doğan sorumluluğunun belirlenmesinde, benzer alanda iş ve hizmetleri üstlenen basiretli bir vekilin göstermesi gereken davranış esas alınır” düzenlemesine yer verilmiştir.

16. Davaya konu temlikin yapıldığı 16.04.2002 tarihinde yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 389. maddesinin birinci fıkrasında da vekilin, müvekkilinin açık olan talimatına muhalefet edemeyeceği hükmüne yer verildikten sonra 390. maddesinde;

“Vekilin mesuliyeti, umumi surette işçinin mesuliyetine ait hükümlere tabidir.

Vekil, müvekkile karşı vekâleti iyi bir suretle ifa ile mükelleftir.

Vekil, başkasını tevkile mezun veya hal icabına göre mecbur olmadıkça veya adet başkasını kendi yerine ikameye müsait bulunmadıkça müvekkilünbihi kendisi yapmağa mecburdur” hükmüne yer verilmiş olup; buradaki “iyi bir suretle ifa” deyimini, söz konusu hükmün aslı olan İsviçre Borçlar Kanunu’nun 398. maddesinde olduğu gibi “sadakat ve özenle ifa” olarak anlamak gerekir.

17. Sadakat borcu kavramı, vekilin gerek vekâletin ifası sırasında gerekse sonrasında kendisine duyulan güvene uygun olarak müvekkilinin menfaatlerini sözleşme ile güdülen amaç çerçevesinde koruma ve kendi menfaatini müvekkilinkine tabi kılma yükümlülüğünü ifade eder. Vekilin iş görme ile hedeflenen sonucun başarılı olması için hayat deneylerine ve işlerin normal akışına göre gerekli girişim ve davranışlarda bulunması ve başarılı sonucu engelleyebilecek davranışlardan kaçınması ise özen borcunun konusunu oluşturur.

18. Yukarıdaki hükümler uyarınca vekilin, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altında olacağı açıktır. Vekâletin kapsamı, sözleşmede açıkça gösterilmemişse TBK'nın 504/1. maddesi uyarınca görülecek işin niteliğine göre belirlenir. Sözleşmede vekâletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur.

19. Vekil bu yükümlülüğünü yerine getirmediği, özellikle vekâleti kasten vekil edenin zararına, kendisinin veya başka birinin yararına kullandığı takdirde vekâlet sözleşmesinin kötüye kullanılması söz konusu olabilir. Çünkü, vekalet sözleşmesi güven esasına dayalı iş görme edimi ihtiva eden bir sözleşme olup, bu güvenin korunması 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 2. maddesinde ifadesini bulan dürüstlük kuralının da bir gereğidir.

20. Uygulamada vekâletin kötüye kullanılması durumlarının, özellikle vekilin satmakla yetkili kılındığı bir taşınmazı rayiç değerine nazaran çok düşük bir bedelle satarak devrettiği hâllerde yoğunlaştığı görülmektedir. Ancak, Hukuk Genel Kurulunun 19.12.2019 tarihli ve 2017/1-1272 E., 2019/1399 K. sayılı kararında da vurgulandığı gibi malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil, değinilen maddeler uyarınca sorumlu olur.

21. Ancak, vekâlet görevinin kötüye kullanılması hâlinde vekilin üçüncü kişilerle yaptığı işlemlerin vekâlet veren açısından bağlayıcı olup olmayacağı sorunu ile de karşılaşılır. Bu durumda, vekil ile sözleşme yapan kişi 4721 sayılı TMK’nın 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekâlet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil, vekâlet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekâlet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.

22. Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekâlet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa, vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, TMK'nın 2. maddesindeki dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hâkim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek, en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkûm edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler de bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır (Hukuk Genel Kurulunun 07.12.2011 tarih ve 2011/14-609 E., 2011/744 K.).

23. Vekâlet görevi kötüye kullanılmış ve vekille sözleşme yapan kişi vekil ile el ve işbirliği içerisinde ise veya en azından vekâlet görevinin kötüye kullanıldığını biliyor yahut bilmesi gerekiyorsa vekil eden, sözleşmenin feshini, bu bağlamda sözleşmeye göre tapuda intikal yapılmışsa tapunun iptalini her zaman isteyebilir.

24. Diğer taraftan hâkim, taraflar arasında uyuşmazlık konusu olan vakıaların gerçekleşip gerçekleşmediğini kural olarak kendiliğinden araştıramaz. Bir olayın gerçekleşip gerçekleşmediğini taraflar ispat etmelidir. Bir davada ispat yükünün hangi tarafa ait olacağı hususu; 4721 sayılı TMK’nın 6. maddesinde, “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür.” şeklinde düzenlendiği gibi usul hukukunun en önemli konularından biri olan ispat yükü kuralı, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 190. maddesinde de “İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir.” şeklinde hüküm altına alınmıştır.

25. Vekâlet görevinin kötüye kullanıldığını ispat yükü de açıklanan bu genel hükümler uyarınca iddiayı ileri süren davacı tarafa aittir.

26. Uyuşmazlık konusu somut olaya gelindiğinde, davacı ile davalılar kardeş olup, davacının T.C. Newyork Başkonsolosluğunca düzenlenen 06.10.1997 tarihli vekâletname ile davalı ...’i vekil tayin ederek, kendisine ülke sınırları içerisinde adına taşınmaz mal satın almak, yine ülke sınırları içerisinde adına kayıtlı bulunan taşınmaz malların tamamı ya da bir kısmını dilediği kişilere dilediği bedelle satmak ve bunlarla ilgili işlemleri yapmak üzere yetki verdiği, bu şekilde yetkili kılınan davalının da anılan vekâletnameyi kullanarak dava konusu taşınmazda davacıya ait bulunan 15125/54450 payı diğer davalıya 01.06.2002 tarih ve 1517 yevmiye sayılı işlemle devrettiği anlaşılmaktadır. Resmi akitte işlemin 2.000.000,000TL bedel karşılığında satış olarak gösterilmesine karşın bedelsiz olarak yapıldığı davalıların açık savunması ile sabittir.

27. Somut olay açıklanan yasal düzenleme ve ilkeler kapsamında değerlendirildiğinde; öncelikle belirtmek gerekir ki düzenlenen vekâletnamede davacı adına kayıtlı taşınmazların bedelsiz olarak devrine ilişkin bir yetki bulunmamaktadır. Buna karşın davalı vekil, kendisine verilen yetkinin dışına çıkarak taşınmazı bedel almadan devretmiştir. Bu durumda bedel almadan taşınmazı devredilen davacıya zarar verildiği açık olup, davacının talimatı doğrultusunda bedelsiz devir yapıldığını ispat yükü, vekâlet verenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altında bulunan vekile aittir. Diğer bir anlatımla ispat yükü yer değiştirmiştir. Keza, zararlandırma eyleminin gerçekleşmesi halinde yetkinin kötüye kullanıldığı kabul edilmelidir.

28. Ne var ki, davacının taşınmazdaki payının bedelsiz olarak devredilmesi hususunda bir istek veya talimatının bulunduğu davalı tarafından gösterilen delil ve dinletilen tanık beyanlarıyla ispat edilemediği gibi davalıların tapudaki pay durumunun gerçeği yansıtmadığı yönündeki savunması da tapu kaydı ile örtüşmemektedir. Çünkü davacının taşınmazdaki payını 17.11.1986 tarihinde satın aldığı görülmekte olup, babasından davacıya intikal eden bir pay bulunmamaktadır. Davacıya ait payın bedelinin tarafların babası tarafından ödendiği yönündeki savunma da gerçekte bir inançlı işlem iddiasını içerdiğinden bu tür iddiaların 05.02.1947 tarihli ve 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca yazılı belge ile kanıtlanması gerekmektedir.

29. Tüm bu olgular karşısında vekil tarafından vekâlet görevinin kötüye kullanıldığı, taşınmazı vekilden bedelsiz olarak devralan diğer davalı ...’in de tarafların kardeşi olması nedeniyle bu durumu bildiği, dolayısıyla vekille el ve işbirliği içerisinde hareket ettiği sabittir.

30. Diğer taraftan yemin teklifini, ispat yükü kendisine düşen taraf yapar. Mahkemece ispat yükü ters çevrilerek davacı tarafa yemin teklif hakkının hatırlatılması ve yemin teklifinde bulunulmaması nedeniyle davanın reddine karar verilmesi doğru değildir. Zira, ispat yükü kendisine düşmeyen taraf (ispat yükünün kendisine düştüğü sanısıyla) diğer tarafa yemin teklif etse ve diğer taraf da yemin etmiş olsa bile bu yemin geçersiz olup, kesin delil teşkil etmez.

31. Hâl böyle olunca; yerel mahkemece Özel Dairenin bozma gerekçesi yanında açıklanan genişletilmiş gerekçe ile bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

32. Yukarıda açıklanan nedenlerle direnme kararı bozulmalıdır.


IV. SONUÇ

Açıklanan nedenlerle;

Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının genişletilmiş gerekçe ve nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanun'un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,

İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,

Aynı Kanun'un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere,

02.12.2020 tarihinde oy birliği ile karar verildi.