Avukatlık ücret alacağı -Zamanaşımı definin süresinde sunulmaması

9.11.2021 16:34:05

Hukuk Genel Kurulu         2020/36 E.  ,  2021/974 K.


MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi



1. Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 27. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın zamanaşımı nedeniyle reddine ilişkin karar davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay (kapatılan) 13. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.

2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:


I. YARGILAMA SÜRECİ

Davacı İstemi:

4. Davacı vekili 12.07.2013 tarihli dava dilekçesinde; davalının müvekkilinin avukatlığını yaptığını, vekil sıfatıyla takip ettiği icra dosyalarındaki alacakları tahsil etmesine rağmen müvekkiline ödemediğinin çok sonra anlaşıldığını, tahsil edilen bedellerin ödenmesi istendiğinde davalının kendilerini oyaladığını ileri sürerek davalının müvekkilinin borçlusundan icra dosyalarıyla tahsil ettiği 21.778,57TL nin tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı Cevabı:

5. Davalı vekili süresinden sonra verdiği cevap dilekçesinde; iddiaların gerçeği yansıtmadığını, kız kardeşi ile birlikte yurt dışında ikamet eden davacının Türkiye’deki taşınmazın tahliye edilmesi konusunda yardım istediğini, başlangıçta masraf ve vekâlet ücreti ödenmeyeceği, icra takipleri sırasında tahsilat gerçekleşirse bu bedellerin masraf ve ücrete mahsuben tarafına bırakılacağı konusunda anlaştıklarını, tahliyenin gerçekleştiğini ve aralarındaki hesap görme görüşmesiyle tahsilatın kendisine bırakıldığının teyit edildiğini, vekâlet ilişkisinin bu şekilde bittiğini ve iki yıl görüşmediklerini, davacının, kardeşi adına yürüttüğü işler için vekâlet ücreti almamasını talep ettiğini, bunun mümkün olmadığı söylendiğinde davacının kendisini azlettiğini, gerek davacı gerek kardeşi için takip ettiği tüm işlerin lehe sonuçlandığını, buna rağmen kardeşi tarafından da azledildiğini, vekâlet ücreti ödememek için bu işlemlerin yapılması nedeniyle davacının kardeşi hakkında takip başlattığını, davacının da bu takip üzerine, aradan geçen dört yılda hiçbir talepte bulunmadığı hâlde eldeki davayı açtığını, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 40. maddesine göre davanın bir yıllık zamanaşımına tâbi olduğunu, süresinde açılmayan davanın esastan da reddi gerektiğini savunmuştur.

Mahkeme Kararı:

6. Ankara 27. Asliye Hukuk Mahkemesinin 03.07.2014 tarihli ve 2013/90 E., 2014/281 K. sayılı kararı ile; yargılama sırasında her ne kadar zamanaşımı def’inin süresinden sonra yapıldığı için reddi yönünde ara karar tesis edilmişse de süresinden sonra yapılan zamanaşımı def’ine davacı vekilinin esastan cevap vermekle itirazın incelenmesine zımni olarak muvafakat etmiş sayıldığı, bu nedenle zamanaşımı def’inin incelenmesi gerektiği, azlin 13.01.2012 tarihinde gerçekleştiği, davacının zararı azilden önce öğrendiği, davanın ise 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 40. maddesinde öngörülen zamanaşımı süresi geçtikten sonra açıldığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Özel Daire Bozma Kararı:

7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.

8. Yargıtay (kapatılan) 13. Hukuk Dairesinin 11.04.2016 tarihli, 2015/6023 E., 2016/10191 K. sayılı kararıyla hüküm onanmış, onama kararına karşı davacı vekilince karar düzeltme talep edilmesi üzerine Özel Daire 02.03.2017 tarihli ve 2016/19777E., 2017/2804 K. sayılı karar ile; “Dava, davalı avukata karşı, müvekkili adına vekaleten yapmış olduğu tahsilatları alıkoyması nedeniyle alacağın tahsili istemine ilişkindir. İleri sürülüş şekli ve dayanılan olgular çerçevesinde, davacının bu davadaki alacak isteminin, vekilin hesap verme yükümlülüğüne aykırı davranması hukuksal nedenine dayandırıldığı açıktır. Gerçekten de vekil, vekaleti iyi bir surette ifa ile yükümlüdür. Başka bir ifade ile, müvekkilin kendisine verdiği görevi özen ve sadakatle ifa etmek yükümlülüğü altındadır. Öte yandan, müvekkilin talebi üzerine, yapmış olduğu işin hesabını vermekle, her ne nam ile olursa olsun, almış olduğu şeyi müvekkile tediye etmekle yükümlüdür. Vekilin hesap verme yükümlülüğüne, üçüncü kişilerden aldığı değerler öncelikle dahildir.

Vekilin hesap verme borcu, vekalet sözleşmesinin kurulmasıyla birlikte doğup, işin vekil tarafından yürütülmesi sırasında ve sona ermesinde de devam etmektedir. Vekilin aldıklarını geri verme borcunda muacceliyet, vekilin hesap vermesi veya sözleşme ilişkisinin bitmesi ile başlar. (Bkz. Hukuk Genel Kurulunun 2011 tarih ve 2011/13-161 esas ve 2011/276 karar sayılı ilamı da bu yöndedir.)

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirilecek olursa, davacı, davalı avukatın icra dosyasında tahsil ettikleri paranın tamamının kendisine ödenmediğini ileri sürmüş, mahkemece Avukatlık Kanunu 40. maddesi gereğince 1 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu gerekçe gösterilerek davanın zamanaşımından reddine karar verilmiş ise de, davacının talebi davalı avukat tarafından tahsil edilen paranın bakiye kısmının ödenmesine ilişkin olup, davalı avukatın hesap verme yükümlülüğünü yerine getirdikleri tarihe kadar zamanaşımının işlemeyeceği dikkate alınarak, işin esasının incelenmesi gerekirken, hatalı değerlendirme ile yazılı şekilde asıl davanın zamanaşımından reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir” şeklindeki gerekçeyle onama kararı kaldırılarak karar bozulmuştur.

Direnme Kararı:

9. Ankara 4. Asliye Hukuk Mahkemesince 04.04.2019 tarihli ve 2017/683 E., 2019/221 K. sayılı karar ile; ilk karar gerekçeleri yanında, vekilin hesap verme yükümlülüğünün vekâlet ilişkisi devam ettiği müddetçe geçerli olduğu, aksi düşüncenin sorumluluk süresinin sınırsızlığı gibi yasanın amacına aykırı bir sonuç doğuracağı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme Kararının Temyizi:

10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.


II. UYUŞMAZLIK

11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; taraflar arasındaki avukatlık sözleşmesinden kaynaklanan alacak istemine ilişkin davada mahkemece zamanaşımı nedeniyle davanın reddine karar verilmesinin yerinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.



III. GEREKÇE

12. Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle zamanaşımı hususunun irdelenmesi yerinde olacaktır.

13. Bilindiği üzere özel hukukta teknik bir kavram olan zamanaşımı, bir hakkın kazanılmasında veya kaybedilmesinde yasanın kabul etmiş olduğu sürenin tükenmesi anlamına gelmektedir.

14. Zamanaşımı hukukî niteliği itibariyle, maddi hukuktan kaynaklanan bir def'i olup; usul hukuku anlamında ise bir savunma aracıdır [(Kuru, B.: Hukuk Muhakemeleri Usulü, Cilt:2, s.1761; Von Tuhr: Borçlar Hukuku (C.Edege Çevirisi), Ankara 1983, Cilt:1-2, s.688 vd)].

15. Zamanaşımı def'i, davalının aslında var olan bir borcunu özel bir nedenle yerine getirmekten kaçınmasına olanak veren bir haktır. Bu hakkı kullanıp kullanmamak tamamen borçluya kalmıştır. Diğer bir anlatımla, davalı tarafından zamanaşımı def'i ileri sürülmedikçe, o hak ve alacak için yasanın öngördüğü zamanaşımı süresi dolmuş olsa bile hâkim bunu kendiliğinden göz önüne alamaz.

16. Maddi hukuktan kaynaklanan bir def'i ve savunma aracı olan zamanaşımının yargılamanın hangi aşamasında ileri sürülmesi gerektiği konusunda ise gerek mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda (HUMK) olduğu gibi yürürlük tarihi itibariyle eldeki davada uygulanması gereken 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda (HMK) da açık bir düzenleme bulunmamaktadır. zamanaşımı, kanunda (HUMK m.187, HMK m.116) sınırlı olarak sayılan ilk itirazlardan olmadığından cevap dilekçesi ile ileri sürülme zorunluluğu söz konusu değildir. zamanaşımının ileri sürülme zamanı daha çok savunmanın genişletilmesi ve değiştirilmesi yasağıyla ilgilidir.

17. Öğreti ve uygulamada “savunmanın genişletilmesi ve değiştirilmesi yasağı” olarak adlandırılan bu yasak, davalının savunmasında ileri sürdüğü olgular, istemler ve itirazlarını sonradan genişletmesi ya da değiştirmesinin mümkün olmaması demektir. Kanunda gösterilen istisnalar dışında davacı davasını genişletip değiştiremeyeceği gibi davalı da savunmasını genişletip değiştiremez. Usul hukukunda benimsenen teksif ilkesinin önemli bir sonucu olan bu yasağın hangi anda başladığını belirlemek için yasal düzenlemelere bakmak gerekmektedir.

18. Mülga 1086 sayılı HUMK'nın 202. maddesi:

"Davalı cevap dilekçesinde karşılık dava da dahil olmak üzere bütün iddia ve savunmaları ile sebeplerini birlikte bildirmeye mecburdur.

Müddeaaleyh cevap layihasını hasmına tebliğ ettirdikten sonra onun muvafakatı olmaksızın müdafaa sebeplerini tevsi veya tebdil edemez.

Ancak ıslah haliyle 186 ncı madde hükmü müstesnadır" hükmünü içermektedir.

19. Görüleceği üzere HUMK'nın yürürlükte olduğu dönemde savunmanın genişletilmesi ya da değiştirilmesi yasağı cevap dilekçesinin davalıya tebliği ile başlamaktadır. Davalı taraf cevap dilekçesinde tüm savunmalarını sebepleriyle beraber bildirmek zorundadır. Cevap dilekçesinin davacıya tebliğinden sonra savunma sebepleri genişletilemez ve değiştirilemez; eş söyleyişle, cevap dilekçesinde bildirilmeyen def’iler ileri sürülemez; ayrıca, cevap dilekçesindeki savunmanın dayandırıldığı olgular da genişletilemez ve değiştirilemez. Bu nedenle HUMK'a tâbi bir davada zamanaşımı itirazı davanın başında, süresinde verilecek cevap dilekçesinde (veya sözlü yargılama usulünde ilk oturumda esasa girişilmeden önce) yapılabilir.

20. Konuyla ilgili olarak (22.07.2020 tarihli, 7251 sayılı Kanun ilke yapılan değişiklik öncesi hâliyle) HMK’nın 141. maddesinde yargılamanın aşamalarına göre bir ayrım yapılmıştır. Buna göre;

“(1) Taraflar, cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçeleri ile serbestçe; ön inceleme aşamasında ise ancak karşı tarafın açık muvafakati ile iddia veya savunmalarını genişletebilirler yahut değiştirebilirler. Ön inceleme duruşmasına taraflardan biri mazeretsiz olarak gelmezse, gelen taraf onun muvafakati aranmaksızın iddia veya savunmasını genişletebilir yahut değiştirebilir. Ön inceleme aşamasının tamamlanmasından sonra iddia veya savunma genişletilemez yahut değiştirilemez.

(2) İddia ve savunmanın genişletilip değiştirilmesi konusunda ıslah ve karşı tarafın açık muvafakati hükümleri saklıdır”.

21. Bu yeni düzenlemede, yargılamanın ilk kesiti olan dilekçelerin teatisi (verilmesi) aşamasında iddia ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesi yasağı söz konusu değildir. Tarafların cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçesi ile iddia ve savunmalarını serbestçe genişletmesi yahut değiştirmesi mümkündür. Savunmayı genişletme veya değiştirme yasağı ikinci cevap dilekçesinin verilmesi ile başlar. Ön inceleme aşamasında ise ancak karşı tarafın açık muvafakati ile savunma genişletilebilir ya da değiştirilebilir. Şayet davacı ön inceleme duruşmasına mazeretsiz olarak gelmezse davalı yine savunmasını serbestçe (davacının muvafakati aranmaksızın) değiştirebilir. Ön inceleme aşamasının tamamlanmasından sonra ise iddia veya savunmanın genişletilmesi yahut değiştirilmesi yasaktır. Bu yasağın istisnaları yine maddenin son fıkrasında açıklanmış ve karşı tarafın açık muvafakati ya da ıslah suretiyle iddia ve savunmanın genişletilip, değiştirilebileceği kabul edilmiştir.

22. Gelinen aşamada süresinde cevap dilekçesi verilmemesinin doğuracağı sonuca da değinmek gerekmektedir.

23. Bilindiği üzere davalı, davaya cevap vermek zorunda değildir. Davanın cevapsız bırakılması ya da süresi içinde cevap dilekçesi verilmemesi hâlinde davalının, davacının dava dilekçesinde ileri sürdüğü vakıaların tamamını inkâr etmiş sayılacağı 6100 sayılı HMK'nın 128. maddesinde düzenleme altına alınmıştır. Bu kural, HUMK'nın yürürlükte olduğu dönemde de öğretide ve yargı kararları ile kabul edilmiştir. Ancak, süresinde cevap dilekçesi vermemek suretiyle davanın inkârı ileri sürülen vakıaların inkârı niteliğinde olup bu inkarın zamanaşımı def'ini de kapsadığı söylenemez.

24. Mahkeme ve Özel Daire arasındaki uyuşmazlık eldeki davada zamanaşımının gerçekleşip gerçekleşmediği noktasında toplandığından, uyuşmazlığın çözümünde öncelikle bu def’in usulüne uygun ileri sürülüp sürülmediği denetlenmelidir.

25. Bu bağlamda yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay incelendiğinde; davalı vekili süresinden sonra verdiği cevap dilekçesinde zamanaşımı def’ini ileri sürmüş, davacı vekili cevaba cevap dilekçesinde alacağın zamanaşımına uğramadığını, sonraki aşamalarda verdiği yazılı ve sözlü beyanlarında ise süresi geçtikten sonra verilen cevap dilekçesiyle zamanaşımı savunmasında bulunulmasını kabul etmediklerini açıkça beyan etmiştir. Mahkemece önce zamanaşımı def’i esastan reddedilmiş, sonrasında bu yöndeki ara karardan dönülmesi istendiğinde bu kez süresinde dile getirilmediği gerekçesiyle bu talep reddedilmiş, karar aşamasında ise davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiştir. Karar gerekçesinde davacının cevaba cevap dilekçesinde zamanaşımı savunmasının esasına yönelik beyanlarda bulunmasının zımnen süresinde cevap verilmemiş olmasına muvafakat sayıldığı belirtilmiş ise de yukarıda ayrıntıları ile açıklandığı üzere HMK döneminde savunmanın genişletilmesi ancak bu yönde açık muvafakat ile mümkün olabileceğinden zımnen muvafakat edildiği gerekçesiyle süresinde verilmemiş cevap dilekçesindeki zamanaşımının esasının incelenmesi imkânı bulunmamaktadır.

26. Hâl böyle olunca mahkemece süresinde cevap dilekçesi vermeyen davalının ileri sürdüğü zamanaşımı def’inin savunmanının genişletilmesi yasağı kapsamında kalmakla reddi gerektiği gözetilmeden, yanılgılı değerlendirmeyle işin esasına girilerek hüküm tesisi usul ve yasaya aykırıdır.

27. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, süresinde cevap dilekçesi verilmemesi durumunun aşamalarda dile getirildiği ancak Özel Daire bozma kararında bu hususa hiç değinilmediği, bozma kapsamı dışında kalmakla bu hususun kesinleştiği ve Hukuk Genel Kurulu önüne bu yönde bir uyuşmazlık gelmediği, bu nedenle zamanaşımı def’inin usulüne uygun ileri sürülüp sürülmediğinin gelinen aşamada irdelenmesinin yerinde olmayacağı; zamanaşımı def’inin esastan incelenmesi hâlinde ise, avukatın hesap verme borcunu yerine getirmeden vekillik görevi nedeniyle uhdesinde bulundurduğu müvekkile ait bedeller yönünden zamanaşımının işlemeyeceği, Özel Daire kararında bu hususa değinilmiş ise de bozma kararında uyuşmazlığın 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 40. maddesindeki bir yıllık zamanaşımına değil, TBK’nın 147/1-5 maddesi gereği beş yıllık zamanaşımına tâbi olduğunun açıklanmamış olması karşısında direnme kararının bu ilave gerekçe ile bozulması gerektiği yönünde görüş ileri sürülmüş ise de bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.

28. Sonuç itibariyle direnme kararının değişik gerekçe ile bozulmasına karar vermek gerekmiştir.


IV. SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle

Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun "Geçici madde 3" hükmüne göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,

İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,

Aynı Kanun’un 440/III-1. maddesine göre karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 08.07.2021 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.